Aşure Bereketi

Aşure gününde birçok mucizenin gerçekleştiğine inanılır. Gerçi toplumlar için nereden çıkmış, neyi temsil ediyor tarafı çoğu zaman unutulur ya da önemini kaybeder. Örneğin Aşure birçok mucizenin gerçekleştiği bir gelenek olarak düşünülse de son yıllar da “bereket, bolluk, paylaşım” olarak anlam kazanmaktadır.

Anneannem sabah erkenden kalkar geceden ıslatılmış, ambarda ne varsa hepsini masanın üzerine dizerdi. Bakır kaplarda bulunan her şey için yağmura, buluta, toprağa, arıya cemi cümlesine teşekkür eder, minnetini sunardı. O gün şenliklerin en güzeliydi. Kâseler gider gelir bir türlü boşalmazdı. Herkes kendi kilerini, gönlünü aktarırdı kâseye. Tarihin mutfağında pişen gelenekler tarife dönüşmüş adı “aşure” olmuştu.

Aşure kutlaması tüm kutlamalardan farklıydı, aslına bakarsak niye olduğu hakkında kimse pek bir şey bilmezdi ama anneannem derdi ki; “bostanımız, ambarımız, varımız, yoğumuz, duamız hepsi bu kazanda, daha çok veren daha çok bulur, verdikçe çoğalır” bütün mahalle aşureye gark edilirdi. Onun için elde avuçta ne varsa yılın mükâfatı ne ise hepsi o kazana konulacaktı, Yaradan’ın esirgediği her ne varsa bağda bostanda hepsi aşure olurdu. Aşure içinde sadece yapanın lezzetini değil yaşanılan mevsimin, coğrafyanın da hafızasını barındırırdı. Ne aşureler kaynadı demir askılı güğümlerde. Bacalardan buram buram duman çıkardı aşağı yukarı tüm mahallede.

Muharrem ayının onuncu günü gelmişse kazanlar kurulsun, ateşler yansın derken biraz da tarihi anlatılsın mı?

Hemen hemen her toplumda sebebi belli olmayan dini, örfi adetler, ritüleller vardır. Bazen bir yas olarak bazen bir kutlama olarak karşımıza çıkan adetlerin bir kısmı yemekli geleneklere dönüşmüştür. Nasıl çıktı, nereden geldi kısmı, çoğu zaman yazılı olmayan tarihin raflarında sözden yazıya dökülemediği için tarihine ulaşmak oldukça imkânsızdır. Bu tarz ortak değerler toplumların ortak hafızasının muhafaza edildiği, saklandığı korunaklı mecralardır. Söz konusu ritüeller millet bilincini, ortak tarihi canlı tutar biz olmayı desteklerken, duygusal bağlarla bağlanan toplumların ortak hedefe doğru kolay yönlendirilmesini sağlar.

İşte bunlardan biri aşure geleneğidir. Muharrem ayının onuncu günü yapılan yemek ve onun dağıtılma ritüeli başka hiçbir şeye benzemez.

Aşure Arapça kaynaklarda “aştıra” olarak geçen kelimenin geldiği “aşr” yani on sayısından gelmektedir.

Aşure gününde birçok mucizenin gerçekleştiğine inanılır. Gerçi toplumlar için nereden çıkmış, neyi temsil ediyor tarafı çoğu zaman unutulur ya da önemini kaybeder. Örneğin Aşure birçok mucizenin gerçekleştiği bir gelenek olarak düşünülse de son yıllar da “bereket, bolluk, paylaşım” olarak anlam kazanmaktadır.

Aşure pişirdiğimiz Muharrem ayının onuncu gününde ne mi oldu?

  • Hz. Adem tövbesi bugün kabul edildi
  • Nuh’un gemisi bugün Cudi dağına oturdu ve inananlar kurtuldu
  • Musa ve İsrailoğulları Firavun’un zulmünden kurtuldu.
  • Hz. Yunus balığın karnından canlı çıktı.
  • Hz. İbrahim doğum günü

Aşure günü ile ilgili herhangi bir dini referansa ulaşılmamakla beraber yüzyıllardır süregelen bir gelenek olması ve toplum tarafından da kabul görmesi nedeniyle giderek önemini daha da artmaktadır.

Aşura Cahiliye devri insanlarının oruç tuttuğu bir gündü. Ramazan orucu farz edilince, Peygamberimize sorulur yine de oruç tutulsun mu?   “Aşura Allah’ın günlerinden bir gündür, dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen tutmasın” buyurmuştur. Hatta ondan sonra aşuradan bir gün önce ve bir gün sonra olmak üzere 3 gün oruç tutmak adet olmuştur. İslam öncesi dönemde orucun olup olmadığı da meçhul olan konular arasındadır. Yani Aşura geleneğinin dini bir temeli ne kadar doğru net bir veri bulunmamaktadır.

Muharrem ayının onuncu günü farklı dinlerde farklı ritüellerin konusu olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin bizler “aşure günü” için aşure hazırlarken Yahudiler “kipur” günü olarak bir takım kutlama ve alışkanlıkları sürdürmeye devam ediyorlar.

Velhasıl Müslümanlar ve Yahudiler için Muharrem ayının onuncu gününün kutsallık gerekçesi aynı değildir ve farklı kutlanır.

Gelelim aşurenin Osmanlı’da nasıl kutlandığına.

Komşuluk ilişkilerini zinde tutan, bireylerin hayır yapma düşüncelerini destekleyen özel günlerden biridir.

Osmanlı döneminde de farklı mezhepler için farklı anlamlar taşıyan “aşure günü” kutlanmaya devam etmiştir. Osmanlı’da geleneğin en önemli taşıyıcısı Topkapı Sarayı idi. Aşure hazırlıkları için “Kilar-ı Has’tan gerekli hammaddeler verilir hazırlıklar başlardı. Saray aşuresini Helvacıbaşılar pişirirdi. Büyük kazanlarda pişirilen aşureden ilk kâse, törenle padişaha, harem halkına sonra devlet ileri gelenlerine, imaretlere ve en son halka dağıtılırdı.

Aşure Sarayda amberli ve miskli yapılırdı. Maşrapa ile dağıtılırdı. Halka dağıtılan aşureler Saray testilerine konur, yüksek rütbeli asker, devlet memuru, ilmiye ve mülkiye amirlerinin konaklarına götürülüp dağıtılırdı. Ertesi gün olduğunda şık kâse ve testilerde gelen aşurenin karşılığı olarak her konağın hanımefendisinin zevki ve görgüsünü yansıtan çikolata, badem şekeri, fıstık doldurularak kâseler saraya iade edilirdi.

Aşure dağıtımında en önemli bölümü halk oluştururdu. Saray matbahlarında büyük bakır kazanlarda pişirilen aşurelere; incir, üzüm, bakla, kayısı, ceviz, nohut gibi “daneli aşureler” hububatlar ve meyveler eklenirdi. Sırık hammallarınca taşınarak dağıtılırdı. Gece yapılan dağıtımda herkes inci gibi dizi dizi sıraya girerdi. Seccadeci başının “aşure dağıtımı padişahin buyruğu olduğunu” duyurmasından sonra dağıtım başlar, sabaha kadar dualarla sürerdi.

Aşure dönemi boyunca İstanbul’un ileri gelenleri, Hanedan üyelerinin her birinin yaşadığı konaklarda sürekli aşureler pişirilir halka dağıtılırdı. Sadece padişah değil padişah kızları da büyük kazanlarda aşure pişirip yoksullara dağıtım yapardı.

Lale Devri gibi şatafatın en üst düzeyde yaşandığı dönemlerde dağıtılan aşurelerin kendinden çok içinde taşındıkları kâseler daha önem kazanmaya başlamıştı. Değerli porselen kâseler, gümüş ibrikler, kristal, bakır, gümüş, pirinç kâseler hediye olarak gümüşlüklerde sergilenirlerdi. Aşure yaklaştığında zücaciye dükkânlarında hediyelik aşure kâseleri satılırdı. Hatta onların adı “ Saraylı Hanımın Kâsesi” “Militü Efendi Taşı” şeklinde adlandırılırlardı.

Sadece varlıklılar değil herkes karınca kararınca, mevsimin elverdiği ölçüde kendi aşure kazanını kaynatırdı. Evlerde helvahane veya kuzu kazanı içinde hazırlanan aşureler, evin en yaşlı ve bilge kadını tarafından ocaktan alınır ve dağıtılırdı. Yaşlı kadınlar önce Yasin – i Şerif okur. Kazanın üstünde kalaylı bir tepsi bir de beyaz bir örtü vardır. Günümüzde pek bilinmese de aşure demlendirilir ve ondan sonra dağıtılır. Büyükten küçüğe herkes aşuresini bitirdikten sonra salavat getirir ardından tepside biriken damlacıklar “aşure teri”  şifa niyetine göz kapaklarına ve alına sürülürdü. Elvan renk Saksonya testilerine, konan ilk aşure hane halkı tarafından yenir dışarıya verilmezdi. İlk kaşık uğur getirecekti ev halkına çünkü.

O dönemde halk arasında birçok inanış vardı. Örneğin aşurenin ilk kaşığı ile ağza gelen ilk bakla yenmez kurutulur saklanırdı.  Onun adı “bereket baklası” “aşure baklası” idi. Yıkanır para kesesine konulurdu bereket getirsin diye.  Aşure pişerken karıştırmak için kullanılan kepçeye delikli gümüş paralar bağlamak da adettendi.

Muharrem ayının onuncu günü farklı mezheplerde farklı inanışları da beraberinde getirmişti. Şiirler için o gün yas matem demekti. Evlerde bulunan zenginliğin simgesi billur bardaklar kaldırılır yerine bakır veya toprak kaplardan su içilirdi. Öyle kana kana değil gıdım gıdım, çünkü bazıları için o gün yas demekti. Aynı gün düğün yapmayanlar, eve kimseyi kabul etmeyenler, eve gelenleri sınayanlar gibi birçok geleneğin de sahibi hep aşure idi.

Aşure ile ilgili en önemli efsanelerden biri Nuh’un gemisi Cudi dağına oturduğunda sular çekildiğinde, el ayak güne geldiğinde kilerde kalan erzaklar ile bir çorba pişirip şükretmiş olmalarıdır.

Kimi şükrediyor berekete, kimi yasına ağıtlar yakıyor unutmamak, yeniden yaşamamak için her biri bir kâsede hiç unutulmayanlarda derdini hasbihal ediyor tarladan gelenlerle. İşte aşure bu demekti yüzyıllık yalnızlıklar gibi.

Osmanlı Sunileri tarafından bolluğun bereketin dağıtıldığı günlerde İstanbul bir tarafta feryat figan. Karaca Ahmet Tekkelerinde geceli gündüzlü matem ayinleri yapılır, caddeler akar akar insan dolardı üst üste alt alta. Elem o kadar derindi ki sokağın kokusu dahi bir veda taşırdı o günlerce. Ortalık mahşer yerini andıran görüntülerle son bulurdu.

Velhasıl aşure geleneğinin başlangıcı, çıkışı tam olarak bilinemese de bugün; bereketi, bolluğu paylaştığımız, şükretmeyi öğrendiğimiz, konu komşuyla güzel ilişkiler tesis ettiğimiz şanslı günlerden.

Aşuremiz bereketli ve şanslı olsun…

Benzer İçerikler

“Ben bu cihana sığmazam…”

Anadolu’nun Tat Belleğinden Geleceğe.. Tahıl Hafızası

Emeksiz Yemek Olur mu?

Ateşin Çocukları: Ormancılar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir