“Ben bu cihana sığmazam…”

“Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam.

Cevher- i  lamekân benim kevn ü mekana sığmazam”

Yani;

“İki cihan benim içime sığar, ancak ben bu dünyaya sığmam.


Mekansızlık cevheri bende, ben bu aleme sığmam”


Seyyid Nesimi

Son günlerde haleti ruhiyemizi özetleyen iki satır, iki cihana yetecek kadar ders.

Endişe yüklü, belirsizliklerle örülmüş, korkudan ödümüzün patladığı zamanlardayız. Bir tarafta sevdiklerimizin canı, kaybetmekten korkuyoruz çünkü kaybettik; kaybetmenin içimizi nasıl cız ettiğini öğrendik bir kere. Zaman geçtikçe sızısı azalmıyor aksine daha derinler indikçe daha çok acıtıyor. Sadece alışıyoruz yokluğa.  Bir kitapta okumuştum acı ilk yaşandığında her saniye hatırlanırmış, sonra dakikalar, saatler, günler ve derken ayda bir hatırlandıkça acıtırmış. Unutmak insana mahsus güzel bir huymuş, yaşama devam edebilmek için.

Ağaçların yaptığı gibi porsuk ağacı mesela içi çürüse dökülse de dışında yeni filizler büyümeye başlıyor zamana karşı kendi ilacını kendi yaratıyor. Ağaçlar yaşlanırken onların içinde böcekler kendi türlerini çoğaltıyor. Yani kiminin sonu bir diğer türün yaşamının devamlılığını sağlıyor. Köklü ağaçlar öğrendiklerini yeni filizlere aktarıyor genetik olarak. Kadim bilgi böylece çoğalıp nesilden, türden türe aktarılıyor.

Ölüm ya da kayıplar aldığımız “farklı türde derslerle” hayatımızı tazeliyor. Bir sürü atasözü var “ölenle ölünmüyor”  ”hayat devam ediyor” gibi oysa nasıl yaşadıklarını hiç sormuyorlar acıya maruz kalanların nasıl devam ettiğini.

Mesela İzmir depremi üzerinden daha 40 gün geçmeden 40 türlü hale girdik. Onun için ölenin 40’ını çıkarıyoruz, artık hayata karışıp bolca kahkaha atabilirsin, eğlenebilirsin, yaşama tutunabilirsin diye. Bebekler doğduğunda da 4o’ını kutluyoruz dünyanın dertlerine, tasalarına sen de karışacaksın yeryüzündeki misafirlik bitti diye.

Bağlanmamak gerekiyor fani dünyanın elemlerine, kazançlarına, göçle bırakıp arda kalanları unuttuk binlerce yıldır. Orta Asya’dan sınavlarla, kazanımlarla göçtük dünyanın dört bir tarafına dörtnala bıraktıklarımızı unuttuk, acısına alıştık, nasihatler çıkardık. Gittiğimiz yerleri yurt, karşılaştıklarımızı dost eyledik. Mezar taşlarına iliştirdik zamanından önce kayıp gidenleri avucumuzdan.

Savaşlar, salgınlar, kıtlıklar hepsi zamanın hayli yüklü elemini bıraktı insanlığa. Ademoğlu düştüğü yerden ayağa kalktı acılarına devalar icat etti. Öyle güzel merhemler yaptı ki teknoloji bile hızını takip edemedi. Manevi kayıplarımızın yerine evler, arabalar, dünyanın öbür tarafına kuş bakışı uçuşlar, güzel elbiseler, jet hızında giden arabalar, aşılar, ilaçlar icat ettik acılarımız azalsın diye. Salgınları, savaşları biz yaşamamışız gibi anın peşine düştük.

Tam her şey yoluna girmek üzereyken tarif edilemez bir boşluğun içine düştük “hayat gayemizi” sorgulamaya başlamışken çıkageldi  “covıd 19” sil baştan tüm bildiklerimizi unuttuk. Bizi ayakta tutan tüm motivasyonlarımız bir bir yerle yeksan oldu. Yaşama sevincimizi de bizi tetikleyen güzel amaçlarımızı da sorgular bulduk kendimizi.

Önce tanımlamakta zorluk çektik çünkü savaşın ilk ışıkları çok uzaklardaydı göremediğimiz yerlerde ateş düştüğü yeri yaktı bizi sıyırıp geçti. Oysa gün geçtikçe cephe daraldı tüm dünya savaş meydanına dönüştü. Evlerimizin içi en korunaklı alanlarımıza kadar cepheler açıldı. Silahlar çekilmiş düşman dört bir tarafta. Aynı evi paylaştıklarımızın katili olabiliyoruz maalesef. Hiç böylesini görmemiştik.

Savaş bitecek birkaç yıla kadar.  Güçlüler, yaşam alanını koruyabilenler, canını sağ salim savaş sonrasına taşıyabilenler savaşın kazananı olacak. İlk başta zannettik ki virüs herkese aynı davranıyor adil dedik. Oysa gördük ki o adil olsa da dünyanın şartları adil değildi.

Kimileri korunaklı saraylarına, güçlü finansal kaynaklarına sığınıp teması en aza indirdi. Kimileri yollara düştü itiş kakış, dip dibe, koyun koyuna. Savaşın sonucu belli. Güçlüler sağ salim varlıkları iki katı, güçsüzler eksiklerle, kayıplarla boynu bükük ser sefil.

1. Dünya savaşı çoktan başladı. Cepheler tutuldu, mermiler evimizde barkımızda. Savaştan korunmanın yolu sığınaklara kapanmak. Sığınaklar çok derinde, çok pahalı ulaşması zor, dayanması güç. Savaşın kazananları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Giderek aradaki fark açılıyor. Sayıca çoğunluktan sayıcı çok kayıplar veriyoruz. Uğruna ömrümüzü verdiklerimiz bir bir elimizden kayıp gidiyor. Ve biz hala işin komik taraflarıyla uğraşıyoruz.

Anlamadığımız konu şu insan alışır, insan unutur, insan uyumludur da bu kadar mı çabuk unutur, bu kadar mı vicdansızdır, bu kadar mı bencildir hala anlayamıyoruz.

Savaş bittiğinde yoksullar bolca kayıp vermiş, varlıklılar korunmuş, mal mülk kaybedilmiş.

Ve sonra yeniden başlayan bir dünya. Savaştan güçlü çıkan ülkeler, güçsüz çıkıp halkını koruyamayanlar.

Her şeyi unutacağız, herkesi unutacağız yeniden başlayacağız. Tıpkı 2. Dünya savaşında kaybettiklerimizi, 1. Dünya savaşında kaybettiklerimizi unuttuğumuz gibi. Ve sonra unutmayanları izleyeceğiz. 3. Dünya savaşı Covid’i unutmayanların nasıl kalkındığını göreceğiz.

Başlamak için unutmamız gerekiyordu unuttuk. Başka da şansımız yoktu. Binlerce yıldır kayıplarımız bilinçaltımıza “yokluk” kodlarıyla örüldü.

Kader kahırda kayboldu, yarasını en hızlı iyileştiren ön sıralardan yer kaptı hayatta.

Unutacağız, alışacağız..

Benzer İçerikler

Anadolu’nun Tat Belleğinden Geleceğe.. Tahıl Hafızası

Emeksiz Yemek Olur mu?

Ateşin Çocukları: Ormancılar…

Türkiye Tarımının Problemi İthalat mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir