Bir avuç toprak için yor kendini

Mevsimin getirdikleri soframız oldu şimdilerde; taze sarımsak kokusu, patlıcan, kabak tencerelerde buluşuyor anbean. Yağmurlar ekine can verdi, rüzgârla büyüyen sürgünler, arının balından nasiplenen çiçekler oradan oraya taşıdı hayatı. Başka bir bahara uyandık bu yıl, ömrümüzden bir bahar gitti sanıyorduk, oysa bereketiyle hasadı kucakladık yazın. Kirazlar al oldu ne varsa toprakta, küçük yüreğine sığdırdı, çocuklara küpe oldu salkım saçak.

Yediklerimiz şifamız olsun diye bir karış toprağın içinde bi dolu tohumlar ekiyoruz hayata şimdilerde. Yeniden başlamanın verdiği heves ve heyecanla elimizin dokunduğu her şey canlılık kazanıyor. Sanki mucizevi bir el değdi toprağa. Salgın, pirüpak ediyor belleklerimizi, unuttuğumuz her ne varsa küpünde bilgeliğe dönüşüyor her an. Söylemlerimiz, eylemlerimize dönüşüyor. Milyonlarca yıllık kadim bilgilerin gölgesinde buluşuyoruz, kana kana içiyoruz bereketli ırmakların sularını. Ağzımızın tadı geri geldi, sofralar kuruldu, dost meclisleri hatırlandı, ırak anılar güne geldi. Topraktan çıkan küplerde doğanın dili var, yavaş yavaş çözüyoruz unutmaya yüz tutmuşken toprağın lisanını. Toprağın dili, ormanın belleği, ağacın duyguları hepsi şimdilerde yeni kılavuzumuz. Doğanın takviminde günler daha yavaş ilerliyor, saatleri değil filiz vermiş tomurcukları takip ediyoruz, karıncalar yavaş ama emin adımlarla yazı yaşatıyor bize. Ağustos böcekleri biraz tembellik iyi gelir derken yağmurlarla, is tutmuş yüreklerimizi yumuşatıyor. Daha önce öğrendiğimiz hiçbir yabancı dile benzemiyor atadan, yardan kalma ana dilimiz gibi anında çözüyoruz doğanın alfabesini. Renkler, yapraklar, kuşlar ya virgül koyuyor hayatımıza ya da noktayı koyan ulu ağaçların altında cümlelerimizi sonlandırıyoruz. Yani bu dil öyle su gibi akıyor ki edebiyatın en güçlü kaleminden çıkma gibi.

Daha sağlıklı bir yaşam için farkındalıklarımız her geçen gün güçleniyor. Meraklarımız giderek eylemlerimizi yönlendiriyor. Ne mutlu ki tohum, toprak her zaman ki bilgeliğiyle bize deva oluyor. Biyoçeşitliliğin merhem olduğunu anladık, şifacıların şişesinde birikmiş sihirli iksirleri damla damla paylaşıyoruz yaşamla. Ormanın derinlerine girmeye başladık artık. Öyle eskisi gibi bi bakıp kaçtım yok artık. Toprağın altını, ağacın kökünü, bitkinin tohumunu, sürgünü, budağı kucaklar olduk. Bir avuç toprağın peşinden göz göz ter dökmeye başladık. Çapalar ellerimizde, tohumlar cebimizde yollara düşüyoruz. Tırpanları çıkardık olduğu yerden, orakları biledik; bitkiler, çalılar, otlar, tarım ürünleri toprağa mühürlenmiş ne varsa yeniden tasnifleniyor hafızalarımız tarafından. Zehirliler, faydalılar yazlıklar, kışlıklar, yanında sandık kokan tariflerle gün yüzüne çıkıyor toprağın fidanları.

Toprağın kokusu bir kere sindi mi insana bir daha asla kaybolmaz, buram buram memleket kokan çiçekler gibi her an burnunuzda tüter. Erguvan baharı, leylak zamanı, yasemin baharı çeyizliklere sinmiş naftalin kokusu gibi asla bırakmaz peşimizi.

Doğanın dilini tam da çözmeye başlamışken; belleğimdeki tortuları elemeye çalışıyorum. Ne çok tozlanmış veri var hiç düşündünüz mü? Çoğu maksadını aşan, miadını doldurmuş zihin kalıntıları. Birçoğu binlerce yıllık deneyimlerin sonucu kazınmış genetik davranış mirasımıza. Kiminin kiri alınıp yeniden kullanılabilir bilgiler var. Kimi çoktan işlevini kaybetmiş zihni sinirler. Tam da bu noktada en çok kullandığımız atasözlerimizden olan; “Gözünü toprak doyursun” aklıma geldi. Bunun gibi pek çok deyim ve kullanış var. Kimi zaman yaşamın, kimi zaman ölümün ciddiyetini anlatmaya çalışan; bazen de dünyalık dediğin iki lokma ekmeğin anlatımı için kullanılan hırstan yüklü deyişler. Sabretmemeyi, memnuniyetsizliği anlatan “gözünü toprak doyursun” deyimi bir zamanlar ne çok kullanılırdı. Çok da anlamlı ve yerli yerinde bir atasözüydü, oysa bu sabah bu cümleyi kullanmak içimden gelmedi. Toprağı artık bu şekilde konumlandırmanın doğru olmayacağını, toprağın bereketini kaçıracağını düşündüm. Nitekim binlerce yıl sonra ilk defa toprakla bu kadar yakınlaşmışken, onunla güzel bir ilişki tesis etmişken onu; doyumsuzluk, hoşnutsuzlukla bağdaştırmak bana haksızlık gibi geldi.

Eskiden bir tanıdığım vardı. Ekonomik durumundan, manevi hazlarından memnun olmayanlara sürekli bu sözü söyledi. Anneannem de kızardı: “Yapma, beddua etme” derdi. Düne kadar toprağı dünyalıkların simgesi olarak gören biz, şimdilerde toprağın barındırdığı mucizelerin peşine düştük. Derdimiz dünyalık yapmak mı yoksa can derdi mi bilinmez bu seferde.

Bildiklerimiz değişmeye devam ediyor. Korktuklarımızı yaşadık, önyargılarımızla yüzleştik. Hayat bu sefer şaka yapmadı, gerçekten de aldık boyumuzun ölçüsünü ve derken şarkılar bile başka türlü anlamlar kazanmaya başladı.

“Bir avuç toprak için yor kendini. Dünyada ölümden başkası yalan” derken Candan Erçetin dünya malına tamah etmemeyi öğütlüyordu zamanında.

Oysa şimdi tamah ediyoruz, iştahla toprak koksun istiyoruz dört bir tarafımız, bağımız bostanımız, evimiz barkımız toprağa açılsın istiyoruz pencerelerimiz.

Toprağa dair her şey başka bir algıyla yaşanmaya başladı. Şimdilerde gerçekten de bir avuç toprak şifamız, bir parça tohum gözümüzü doyurmaya yetiyor da artıyor gibi.

Dededen kalma bir avuç toprağın üstüne yuvalar kondurmaya çalışıyoruz dere tepe demeden. Köylerimiz, yaylalarımız yeniden can bulmaya başlıyor torunların elinde. Doğanın diliyle şarkılar söylüyoruz, koca çınarların gölgesinde.

Sandıkları talan ettik, ne çıkarsa bahtımıza diye tohumun izinden, tarifler dile geldi anneannelerin hafızalarında. Küflenmeye yüz tutmuş gelenekler, nadasa bırakılmış masallar, vakti geçmeye yüz tutmuş hikâyeler can buldu toprağın koynunda. Toprak kokusu sardı dört bir yanı, taze çilek kokusu gibi, yeni bal kokusu gibi, körpecik salatalık kokusu gibi.

Toprağın geleceğine, tohumun geçmişine selam ve sevgilerimle.

Benzer İçerikler

“Ben bu cihana sığmazam…”

Anadolu’nun Tat Belleğinden Geleceğe.. Tahıl Hafızası

Emeksiz Yemek Olur mu?

Ateşin Çocukları: Ormancılar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir