Eskiden yoksul mahallede fırınlar vardı şimdi zengin

Pazar kahvaltılarının en güzel kokusu fırından gelen buğday kokusuydu anneanne konağında. Dedem nahiyeden sıcacık ekmekleri filesine koyduğunda, yolun ortalarına kadar karşılamaya giden tekmili birden mahalle çocuklarının “ekmeğin ucunu kim yiyecek”  tartışmaları arasında Tadelleyi kapan hep ben olurdum.

Hafta sonu demek Sarvizan ekmeği demekti. Haftanın şanslı günü cumartesiydi, pazara hazırlık vardı. Pazar sabahı kaymakla başlayan kahvaltı ritüelinde gezen tozan tavuk yumurtası, beneklinin mus mutlu sütü, küheylan yürekli dedelerin hayalleri sohbetleri vardı. Kahvaltı demek; sabahın köründe merdivenlerden aşağı koşuşturan çocuklar, mutfaktan gelen anne kokulu yumurtalı ekmek demekti. “Eller yüzler yıkansın” diye var gücüyle bağıran anne çığlıklarıyla ahşap konağın duvarları mutluluktan çınlamaya başlardı.

Ahşap tahtalar arasından gün ışığı usulca içeri sızar, günü bırakıp giderdi öylece, sıcacık ekmek kokuları arasında.

Masada yer kapma telaşesine girenler, mızmızlanıp sofrayı terketmeye kalkanlar, kalabalıktan ezilmeyi göze alıp sofranın başına dadananlar hepsi aynı coşkuda buluşmuş güzel çocukların ayak seslerini gün ile buluştururdu. Kapılar kilitsiz, Tanrı misafirleri bol olan yüzyıllık komşuluklar girerdi içeri. Küçüklerin elleri, büyüklerin hayalleri buluşurdu kahvaltı sofralarında.

Bi parça ekmek bi dolu umut barındırır, dedelerin Kırım’dan kalma hatıralarıyla can bulurdu ucu bucağı belirsiz sofralar. Her gün aynı sohbet er geç açılırdı kahvaltının bir yerinde “şükret deden Kırım’dan döndüğünde yoksulluktan kitapları yakmış” diyerek geçmişin arazlarını bir çırpıda şuncağız çocuklara yüklerdi. Sıcak ekmek zenginlik demekti, hele nahiyeden gelmişse değme keyfime, önemli sorumluluğu vardı sıcak ekmeğin. Ekmeği bulamayanlar için, “ekmek parası” deyimi yaşam boyunca kulaklardan gitmeyen seslerin uğultusunu bırakır giderdi küçük yüreklere zerh ederek.

Haftanın bir günü tüm haftayı doyurabilecek hatıralar iliştirirdi belleğe sıcacık ekmek kokusu. Yolunu kaybetmiş komşu çocukları, yolu komşuluk olan güzel büyükbabalar hep aynı sofrada toplanırdı dostlukla. Kapılar gibi yürekler de sonuna kadar açılırdı. Herkes dert küpüne başkasının yaralarını kilitlerdi, iyi günde kötü günde derdin kime ait olduğunun hiçbir önemi olmadan el birliğiyle paylaşılırdı dipsiz dünyanın hayatı.

Kahvaltı bitmeden sarvizan ekmeğinin son parçası da en şanslıya giderdi. Elde kalan elimize sinen ekmek kokusu belleğimize kazınan anılar. Paylaştıkça çoğalan, verdikçe zenginleşen kahvaltı masalarında ekmek kokusunun yerini hiçbir şey alamazdı. Hele fırın olan bir binaya yakın oturursanız ekmeğin kokusu evin kokusu olurdu; sabah akşam. “Evde ekmek varsa hayat var” diyen Kırımlı kadınlar anılırdı uzunca sohbetin ardından, taş konaklarda Kırım’a özlem duyan fırıncı dedeler tarafından. Hemşin’de fırıncı olunmaz doğulurdu. Ekmek öyle söylendiği gibi okunmazdı bizim oralarda. Deniz ötesi göçlerin gurbet acısını barındırırdı kokusunda, tarihinde atadan kalma.

Binlerce yıl boyunca ekmek zenginliğin, varlığın simgesiydi dünyanın dört bir tarafında. Her şey tahıl mucizesiyle başlamıştı oysa yeryüzünde. Anadolu mucizenin başlangıç noktasıydı. Tohumu toprakla buluşturanlar ekmeğe can verenler zenginliği de yaratmıştı medeniyet gibi.

Kaniş Kültepe’de ilk alışveriş merkezinin içine açılan fırından çıkan ekmek kokusu dosta düşmana Asur’un gücünü göstermişti. Hititler taşınabilir ocakları “Gunni”yi” yaptığında ekmeğin kokusu mahalle mahalle gezginlerin sırtında kor olmuştu. Dünyanın dört bir tarafında tahılın ekmek olduğu coğrafyalarda fırınlar zenginliği taşıdı geleceğe. Havva’nın ekmek pişirdiği “Tennur” Nuhun Gemisi’ne” şifa oldu eski dünyadan kalanlara. Âşıklar Höyüğünde çukurlarda pişirilen, hamura can veren ne varsa; zenginlik oldu yüzyıllar boyu.  18 segele bir ekmek mi yoksa bir ev mi alsak denilen zamanların varlık sembolüydü ekmekler de fırınlar da.

Başının tepesinde ekmek dolu bir sepet var,

Sense kapı kapı ekmek parçası itiyorsun…

Dediğinde Mevlana ekmek hayatın nuru, zenginliğiydi.

Tahıl ekiminin çoğalması, gıdaya erişimde kolaylık, fırınların icadı, endüstriyel mayanın keşfi gibi birçok etmenden ötürü dünyanın aksine Anadolu’da ekmek yoksulluk anlamına gelmeye başladı zamanla. Yoksulun ekmeği olsa da Kurtuluş savaşındaki mucizeyi kumanyadaki bir dilim peksimet kazanmıştı.

Çocukluğumda nahiye ekmeği zenginliğin göstergesiydi. Anneannemin komşusu Tatuna Teksin ile ekmek yapar onun ki kar beyaz bizimki sonbahar kıvamında olurdu. Bronzun elli tonu fırın ekmeği; en nihayet kar gibi yoğrulmuş,  nar gibi kızarmamış ekmeğin can bulduğu yoksul mahalle fırınlarında sıcacık ekmek muhabbetleri, cemiyetin temel mevzusu değildi elbette.

Yoksulluk Halk ekmek bayilerinde sıra beklerken eli belinde tarımın bu kadar moda olacağını nereden bilebilirdik. Ekmek dediğin “ekmek parası uğruna verilen savaşın en nihai sonucuydu” O zamanlar geleceğe tohum ekmek sadece çocukların eğitimi için verilen onurlu çabanın ironik yansımasıydı.

Çocukluğu insanın hem mükâfatı hem kusuruymuş derler. Ekmek kokusu sinmeye görsün bir defa o çocukluğa hayat boyu aynı tadın peşinden sofralar kurup hamurlar yoğurur insan.

Ekmeğin hikâyesi yoksul mahallelerin sokaklarına sinmiş kader gibiydi eskiden. Ekmek parası için verilen çabanın nişanı mahalle fırınlarından ansızın yayılan sıcak ekmek kokusuydu. Kar kış demeden  “akşama ekmek al” diyen annelerin geleceğe güzel tohumlar ektiği zamanlardı, aile babalarıyla.

Sevgili Ayşe Baysal mercimek teyze olduğunda da bakliyatlar yoksullara; uygun fiyatlı protein kaynağı olarak önerilmişti. Her nedense rahmetli Tuğrul Şavkay dışında bakliyat ağırlıklı etli metli menülerin yoğun olduğu esnaf lokantalarına uğramak havalı gurmelerimizin ne ilgi alanı ne de bilgi alanındaydı.

Söz konusu ekmek olunca katiyen uzak durulması gereken yoksul yiyeceği idi. Zaten uzmanların çoğu da kesinlikle yenilmemesi gereken üç beyazdan biri olarak onu seçmişti. Sevgili Artun Ünsal süt uyuyunca demeden önce ekmeğin hikâyesini yazmış ama pek de ilgi görmemişti.

Bulgur pilavi dersen yoksulun yer sofrasına bağdaş kurmuş, hayata kader diyenlerin alın yazısıydı. Çocuklar peynir ekmeğe talim ederken havalı okul kantinlerinde ekmeği ancak hamburger de görebilirdik. O da zaten bizden değil ecnebi icadı olduğu için yer bulmuştu. Önceleri gobit ekmeği, bazlama mahalle fırınlarının “global düşün yerel hareket et” diyen algısının çok ötesindeydi. Menüye gobit eklemek mi, sokakta yemek yemek mi maazallah. Desturumuz leydilik okulundan yeni mezun hanım kızlar olmak, çatalı kaşığı yerli yerinde bolca kullanmak ama ekmeğe el sürmemek olmuştu. Şehirli sofralar muasır medeniyetin vardığı nihai mertebe olarak sunulmuştu. Mesela biz ailecek her seferinde şimdilerin gastronomi yıldızı Rize Liman lokantasına giderken reklam meklam yapmazdık.  Selfilerde yerel lezzetler henüz yerini almamıştı. Makbul olan masada ekmeğe de ekmek sepetine de yer açmamaktı.

Ders zili arası sefer tasından çıkan ev ekmeğini yemek çokları için yoksulluğu kabul etmek demekti. Oysa bilemezlerdi o güzel okullardan nice bilim insanları yetişti Nobel aldı. Ta ki Nobel’i alana kadar yoksulluk ta ekmek te çekilmezdi.

Şimdilerde her şey değişti. Eskiden yoksul mahallelerde çokça bulunan fırınlar şimdi yerini süpermarketlere bırakıyor. Artık aşağı mahallede ekmek fırında değil süpermarkette pişiyor. Zaten mahalle fırınları da çoktan ya cafe bistro oldu ya da kapattı.

Eski ustalar gönül koydu çoğu vazgeçti. Yüzyıllık zanaatkârların ekmekleri,  paha biçilemez ustalıkları, artizan ekmeklere yenik düştü.

Oysa zengin mahalleler öyle mi; oralarda ne güzel fırınlar açıldı. Ekmeğin biri bin para maşallah fiyatı küçük altını zorluyor. Ustalık dersen çoktan öldü şimdilerde adı şef oldu “master chef”

Sümerler zenginliklerini ekmeğe borçluydu. Urartular tahıl tarlalarını sulamak için bentler yapıp ekmeğin yapımı için harcadıkları çaba ile astronomi, matematik, mimari gibi birçok bilimin başlangıcını sağlamışlardı. Hititler 150 çeşit ekmeği yaptıklarında Krallar ve Tanrılar dile gelmiş reverans etmişti. Roma’da fırıncılık o kadar saygın bir meslekti ki;  ustaların ustası Vergilius Eurysaces’in heykeli Roma’nın en iyi yerine kralın yanına dikilmişti. Onun Kapadokyalı olduğunu bilmeyen kalmamıştı.

Zamanla ekmeğin rengi de işin rengi de değişti. Osmanlı’da has ekmek, Roma’da temiz ekmek artizan ekmeği ayak sesleri gibiydi uzak zamanlardan duyulan. Roma’nın temiz ekmeği, Osmanlı’nın has ekmeği renginden mütevellit Beyaz Türkler ’in ilgisini hiç çekmedi.

Ve şimdi, rengi de anlamı da değişen ekmek yeniden zenginliğin simgesi oldu zengin mahallelerde.

İster beyaz un ister esmer un olsun artizan fırında havalı ekmekçiler tarafından yoğruluyorsa ala, yoksa ne ala.

Benzer İçerikler

“Ben bu cihana sığmazam…”

Anadolu’nun Tat Belleğinden Geleceğe.. Tahıl Hafızası

Emeksiz Yemek Olur mu?

Ateşin Çocukları: Ormancılar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir