Evcilleştirdiğimiz Bitkilerin, Hayvanların Ebeveynleriyiz Artık

Bireysel olarak tarım endüstri içerisindeki sorunluluklarımız bununla da bitmiyor.
Hobi bahçelerini gezegenin fobisine dönüştürmeden, tarımsal arazileri parçalamadan aile için üretimin bir parçası olunabilir. Her birey kendisi için gerekli olan beslenme modeline uygun ürünleri seçme ve satın alma hakkına sahiptir. Tarım endüstrisini olumlu yönde iyileştirmek için israfı önlemek, doğru fiyat ile satın alma yapmak, çiftçinin hakkını korumak sistemin görevi olduğu kadar nihai tüketicinin de sorumluluğudur.
Çünkü tarım yaşayan bir endüstridir, örneğin bu gün domatesle ilgili çıkan olumsuz bir eğilim onun bahçede kalmasına, bir yıl boyunca verilen tüm çabaların boşa gitmesine sebep olur. Onun içindir ki tarım  ve beslenme bilinci bebeklikle başlayan bir süreç olup, her an sınanmaya hazır bir etik alanıdır. Akılcı toplumlar, her ün satın alma ve gıdaları tasarruflu kullanma noktasında sınavdan geçerler.
Sevgili Defne Koryürek’in ortaya attığı bir kavramı  hiç unutmuyorum. “Haysiyetli gıda” Üretimin, lojistiğin, tüm sistemin, en sonunda nihai tüketicinin de doğru tercihler yapması olarak anlatılabilir. Nasıl mı? Örneğin marka bir kıyafet alırken yapmadığımız pazarlığı 1 kg organik domates satın alırken yapmamız yeteri kadar etik ve duyarlı olmadığımız anlamına gelebilir.

Tanıdığım çok bilge bir kadın vardı. Çok uzakta bir mezrada yaşardı. Yılın bir bölümü yalnız yaşayan yaşlı kadın korkusuz ve öyle cesur bir kadındı ki gece yarısı zifiri karanlığı yıkar geçer, yollara düşerdi. Allah’ın yarattığı hiçbir şeyden korkmam diyen yaşlı kadının çocukları bir gün onun yanına gitmeyi unutur. Göz gözü görmeyen o gece, dışarıdan gelen sesler onu tedirgin edince hırkasını alır ahırdaki kınalı kuzunun yanına gider. Onu unuttuklarını anlayan çocukları sabah gün doğmadan yollara düşer. Evde bulamayınca ahıra bakarlar. Koyun koyuna ineklerle uyuya kalan nur yüzlü annelerini görünce gözyaşlarını tutamazlar. Çocuklarını üzülmüş gören güzeller güzeli yaşlı kadın neden ağlıyorsunuz onlar da benim ailem yalnız kalmalarına gönlüm razı gelmedi korkmasınlar diye yanlarına geldim der.

Nur yüzlü anneanneler çoktan toprağa kavuştu. Ailem dediği hayvanları ve bitkileriyle şimdi aynı toprakta uyuyor. Aynı yağmurla ıslandıkça bereket katıyor dünyaya. Onun için ağaç ne ise doğurdukları da o idi. Ahırdaki benekli, bostandaki fasülye hepsinin sorumluluğu ondaydı, onlar açken ben tok olamam derdi. Kendi sofrasını hazırlamadan önce ahırdaki hayvanları beslerdi. O yiyecek ki sütünü bizimle paylaşsın derdi. Yürüdüğü yerlerde incitmeden adım atardı, hatta yanındakiler dalga geçerdi, çocukların gibi davranıyorsun diye. O daha çok kızardı; “onlar benim çocuklarım zaten, ektiğin tohumu sulamazsan yarın doğa sana hesap sorar” derdi. Şimdinin moda kullanımıyla gezegenin tüm unsurları onun ailesiydi.

Bugün okuduğum bir yazı anılarımı canlandırırken bir kavramı da taze taze dillendirdi.

EVCİLLEŞTİRDİĞİMİZ BİTKİLERİN, HAYVANLARIN EBEVEYNLERİYİZ ARTIK…!

“Tarım; canlı materyallerin, doğal süreçler, ekosistem hizmetleri ve çiftçi bakımı yoluyla bitkisel ve hayvansal ürünlere dönüştürülmesi işidir. Tarımda bitkiler ve hayvanlar sadece üretimin amacı ve çıktısı değil, aynı zamanda üretim aracı olup, doğayla etkileşim halinde bir reel üretim söz konusudur”. Prof. Dr. Cemal Taluğ hocamın kaleme aldığı yazıdaki tarım kavramı oldukça değerliydi.

Tüm yazı su gibi okunurken daha önce hiç değinilmeyen birçok başlık ilk defa kaleme alınmış. Yazıyı okurken anneannemin köyündeki yaşlı teyze aklıma geldi. Tarım ürünleri canlı varlıklardır, tarımın hem girdisi hem de çıktısı olan bitkiler ve hayvanların insanlarla olan duygusal bir bağı vardır.  Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; toprağın altında ki kökler arasında mantarlar vasıtasıyla bir sosyal ağ olup; tüm canlılar kendi aralarında bir iletişimin parçasıdır. Yer altındaki sosyal ağ hayvanlar arasında da uyumla oluşan bir sürecin devamıdır. Büyük resme bakıldığında gezegenin tüm unsurları “mütemmim cüz” gibi yaşamlarına devam eder.

İnsanoğlunun tarımı keşfi, hayvanları evcilleştirmesi ile beraber gezegenin ebeveyni artık insan oldu. Evcilleştirdiğimiz, kültüre  aldığımız tüm canlıların ailesi biziz, onların tüm sorumluluğu bize ait. Onların karnını doyurmak, ne kadar üretileceğine karar vermek, nasıl yaşayacaklarına dair çalışmalar yapmak çekirdek ailemizin en temel görevlerinden olmalı. Salgın sonrasında tarım politikalarını bu bakış açısıyla yeniden revize etmeliyiz.

Son yıllarda tarımı genelde, konunun  uzmanı olmayanların tartışması  etik ve yetkinlik sorunudur. Nitekim tarım işi çiftçilerin sorumluluğu ve uzmanlık alanıdır. Kurallar içerisinde ülke tarım politikaları kapsamında yapılan tarım faaliyetleriyle ilgili olur olmaz gündemler tarıma ve çiftçiliğe zarar verir. Geçmişte tarım toplumu olmak yerine şehirlerde yaşamı öven eğilimler maalesef gerçek çiftçilerin yurtlarını terk etmelerine neden olurken, tarımsal faaliyetlere de zarar vermiştir. Aynı şey şimdilerde farklı bir şekilde yaşanıyor, kentlerde sıkılan herkesin kıra göçüp orada tarımsal faaliyet yürütmesi pazar ve fiyat dengesini olumsuz etkilemektedir. Örneğin buğdayla ilgili ortada dolaşan ata tohumu projeleri dere tepe memleketin her yerini buğday ekim alanına dönüştürürken daha verimli ürünlerin ekimini azaltmaktadır.

Üretim miktarı çoğalan siyez buğdayının fiyatı giderek düşünce gerçek çiftçiler ekimden vazgeçmeye başladılar. Tarım, ülkelerin stratejik alanlarıdır. Hangi tarım ürününden ne kadar üretileceği, fiyat politikası, tohumculuk, gıda güvenliği çiftçi ve gıda endüstrisinin ahengi çalışmalarıyla düzenli olarak yürütülür. Kırda yaşamın yeniden dizayn edilmesi, tarımla bilimin gülen yüzünün buluşturulması gerçek çiftçilerin yeniden tarım endüstrisine kazandırılması tarımın gelecek konuları arasındadır.

Unutmamak gerekir ki tarım yokken insanlık vardı. Tarım varken insanlık dünyayı büyük bir iştahla yeniden keşfetti. Tarımı keşfeden insanoğlu içindeki potansiyelin çoğunu kullanabilmeyi başardı. O kadar başarılı oldu ki günün sonunda tarım sayesinde var olan medeniyet şimdi gezegenin geleceğini tehdit etmeye başladı.

Tarımın unsurları olan toprağın, suyun, tohumun ve hayvanların ihtiyaçlarını görmek en başta bizim sorumluluğumuzdur.  “Tohumdur bu, bitmesi için ekilmesi gerek. Kimi biter kimi yiter” diyen Yunus’a kulak verip ektiğimiz tüm tohumların ihtiyaçlarını karşılamalıyız. Bir tatlı sözü, bir muteber gülüşü eksik etmeyeceğiz bağdan, bostandan. Özen ve sevgi onları yaşatırken, onların  verimli ve nitelikli olmaları da bizi yaşatacak.

Tarım bir anda vazgeçebileceğimiz bir üretim şekli değildir. Biz tarım yapmaktan vazgeçsek de birçok ürün kendiliğinden üremeye devam eder. Hayvanlar doğada başının çaresine bakmaya çalışır. Yani tarımsal üretimi hem profesyonelce ele almak hem de bir yaşam biçimi olarak algılamakta fayda var.

Nihai tüketici olan bizlerin tarım konusundaki sorumluluğu; satınalma davranışlarımızla sistemi desteklemek olmalıdır. Kural koyucular tüm insanlığın beslenebilmesi için gereken tarımsal üretimin altyapısı için çalışmalar yapar. Her türlü riskten arındırılmış, doğru ürünleri, doğru fiyatla halk ile buluşturabilmek, hobi bahçesinde domates ekmekten, anneanne sandığında bulduğumuz tohumu yeşertmekten hiç kuşkusuz farklı ve strateji gerektiren bir alandır.

Doğal mı, konvansiyonel mi tartışmasının salgın sonrası gittiği yer önyargılardan arındırılmış temiz bir bellekle, daha çevreci bir öngörüyle planlanmalıdır. İnsan ırkının devamlılığı kadar gezegenin devamlılığı da elzem bir konudur. Geçmişte insanı beslemek temel hedefken şimdi doğanın tüm unsurlarını besleyerek, doğanın işleyişine zarar vermeden, ileri teknoloji kullanarak gerekli ve yeterli besini üretmek temel hedefimizolmalıdır. Artık insanın değil, gezegenin ihtiyaç ve isteklerini merkeze koymalıyız.

Eskiye göre daha dikkatli olmalıyız. Şimdi sorumluluk hem üreten de hem de tüketen de. Dışarıdan gelen bir çok trend beslenme alışkanlıklarımızı değiştirmeye yeniden dizayn etmeye çalışıyor, Yıllarca buğdayı kötüleyen kişiler mısır lobisinin ekmeğine yağ sürdüklerinin farkına varmadılar. İthal ürünlere olan ilgiyle karbon ayak izini besleyip durdular. Bazı trendler damağımızı keyiflendirse de gezgeni rahatsız edebilir. Tüm bu sebeplerden ötürü yerel, mevsimsel, sağlıklı ve ölçülü tarım ürünleri soframızdaki tercihimiz olmalıdır. İpek yolu, baharat yolu gibi ticaret yolları, kahvenin Habeşistan’dan dünyaya gidişi hepsi romantik ve gastronomik açıdan muazzam gelişmeler gibi görünse de günümüzde daha özenli ve coğrafya ile uyumlu sofraları kurmalıyız. Coğrafyanın kaderini yaşarken gezegeni de unutmamalıyız. Unutmamak gerekir ki petrolün % 17’si tarım ve gıda endüstrisinde kullanılmaktadır. Karbon ayak izi ürünün üretildiği ülke uzaklaştıkça yükseliyor. Yani dünyanın öbür ucundan gelen somonu yemenin gezegene nasıl zarar verdiğini, kaynakları nasıl bitirdiğini unutmamak gerek.

Bireysel olarak tarım endüstri içerisindeki sorunluluklarımız bununla da bitmiyor.

Hobi bahçelerini gezegenin fobisine dönüştürmeden, tarımsal arazileri parçalamadan aile için üretimin bir parçası olunabilir. Her birey kendisi için gerekli olan beslenme modeline uygun ürünleri seçme ve satın alma hakkına sahiptir. Tarım endüstrisini olumlu yönde iyileştirmek için israfı önlemek, doğru fiyat ile satın alma yapmak, çiftçinin hakkını korumak sistemin görevi olduğu kadar nihai tüketicinin de sorumluluğudur.

Çünkü tarım yaşayan bir endüstridir, örneğin bu gün domatesle ilgili çıkan olumsuz bir eğilim onun bahçede kalmasına, bir yıl boyunca verilen tüm çabaların boşa gitmesine sebep olur. Onun içindir ki tarım  ve beslenme bilinci bebeklikle başlayan bir süreç olup, her an sınanmaya hazır bir etik alanıdır. Akılcı toplumlar, her ün satın alma ve gıdaları tasarruflu kullanma noktasında sınavdan geçerler.

Sevgili Defne Koryürek’in ortaya attığı bir kavramı  hiç unutmuyorum. “Haysiyetli gıda” Üretimin, lojistiğin, tüm sistemin, en sonunda nihai tüketicinin de doğru tercihler yapması olarak anlatılabilir. Nasıl mı? Örneğin marka bir kıyafet alırken yapmadığımız pazarlığı 1 kg organik domates satın alırken yapmamız yeteri kadar etik ve duyarlı olmadığımız anlamına gelebilir.

Doğada yabani bitkilerin bir bölümünün kültüre alınması, hayvanların evcilleştirilmesi hepsi insanlık için değerli ve çığır açıcı adımlar olarak anlatılabilir.  Biz insanlar gezegende attığımız her adım ile doğanın tüm unsurlarıyla kimi zaman eşsiz bağlar kurarken kimi zaman da işleyen düzenin sekteye uğramasına sebep olduk. Tarımsal üretim bir devrim olarak tarihe geçerken, gezegenin bu denli erken yıpranabileceğini tahmin etmemiştik sanırım. Milyonlarca yıllık yaşamı boyunca dünya, son 2000 yılda gördüğü zarar kadar hiçbir dönemde zarar görmedi. Çok kısa bir sürede dünyanın ömrünü kısalttık. Aslında çok uzun yaşayabilecek gezegenin suyunu, toprağını, bitkileri hatta insanın yapısını bile hızlıca değiştirdik. Hasta gezegen ona verdiğimiz zararlar nedeniyle şu anda ateşler içinde can çekişiyor. Giderek suyu azalıyor nefesi kesilmek üzere. Ölüm döşeğine gelmeden hazır hastalığının sebebini bulduk ivedi bir şekilde onu tedavi etmeliyiz.

Bir süre karantinaya almalıyız mesela, nitekim covid bunu yaptı. Daha az tüketmeliyiz, daha az solumalıyız havasını, daha az gürültüyle baş ağrılarına çare olmalıyız. İnsanlık hakkı diye vücudumuzu elletmiyoruz. Hayvan hakkı diye onları koruyoruz. Ya gezegen; ondan izin almadan topraklarını hallaç pamuğuna dönüştürdük, ormanları yerle bir ettik ciğerlerini söktük dünyanın. Yer altında kazdığımız deliklerle can damarlarını kopardık köklerine bağlayan. Üstü yetmedi derinlerde keşiflere çıktık. Oysa bir avuç toprak için, bir parça ekmek için yola çıkmamış mıydık.  Yunus’u duyar gibi oldum.

“Biz mi harman savurduk, yoksa  buğday derdine düştük de harman mı bizi savurdu” geldiğimiz noktanın özeti. Yol boyu kaybettiklerimizin yerini dünyadan kopardığımız maddi kazanımlarla doldururuz diye düşündük ama olmadı. Derinlerdeki yürek sızılarını dünya mali iyileştiremedi.

İklim değişikliği, nesli tükenen hayvanlar, tarım arazileri ve orman alanlarının yok edilmesi, sıcaklığın artması tüm bu yaşadıklarımız; evcilleştirme ve tarım devrimini yanlış anlamamızdan kaynaklanıyor olabilir mi acaba.

Evcilleştirdiğimiz hayvanların bazılarıyla daha özel bağlar kurarken bazılarıyla ilişkilerimizi çok fazla derinleştirmedik. Köpekler, kediler en çok sevip evimize aldıklarımızın başında geliyor. Atlara hep saygı duyduk asaletin simgesi olarak onlarla güçlü bir bağ tesis ettik. İnekleri, koyunları evlerimizin yakınında besleyerek bir bakıma onları ailemizin içine aldık. İlişkilerimiz maalesef tek taraflı oldu. Sıkıldık, yorulduk ilk gözden çıkardığımız onlar oldu.

Unutulan bir husus vardır ki o da  kültüre aldığımız bitkiler, evcilleştirdiğimiz hayvanlarla aramızda dönüşü olmayan duygusal bağlar kurulmuştu. Artık onlar bizim sorumluluğumuzdaydı aynı çocuklarımız gibi. Tarımsal faaliyetlere ve endüstriye sadece insanlık için gerekli olan besinleri üretme işi olarak bakmak en büyük talihsizliktir. İnsanlığın son dönemde yaşadığı tarım problemlerinin ana kaynağı tarıma bakış açısı ve tarım gıda konusunda etik kararlar verip veremediğimizdir.

Cemal hocamın makalesini okurken,  bu sefer de Küçük Prens kitabı aklıma geldi. Küçük Prens ve tilkinin karşılaşmalarında geçen diyaloğu anımsadım. Küçük Prens tilkiyle oynamak istediğini söylediğinde.

Tilki;

O kadar üzgünüm ki…” “Seninle oynayamam,” “Alışık değilim.”  demişti. Küçük Prens şaşırıp “Alışık değilim” ne demek diye sormuştu tilkiye.
“Fazlasıyla unutulmuş bir şeydir,” diyen tilki. “‘Bağ kurmak’ anlamına gelir…” diye karşılık vermişti.

Küçük Prens’in bazı çevirilerinde  “evcilleştirmek” olarak kullanılan kavram  Erhan Kayaalp’in çevirisinde  “alışık olmak” olarak kullanılmıştı. Kitabı okuyanlar devamında evcil olmanın bağ kurmayı gerektirdiği, bağ kurmanın da gelecekte olası duygusal  travmalara neden olabileceğini  anlattığını bilirler. Acaba biz bitki ve hayvanları kendimize alıştırıp sonra da onlarla bağ kurmanın sonucunda ortaya çıkan duygusal travmaları mı yaşıyoruz dedim.

Cemal Taluğ hocamın yazısını okurken bir anda belleğimdeki kilit açıldı, alışık olmaya başladığımız, bağ kurduğumuz bitki ve hayvanlarla olan bağlarımızı düşündüm.  Bitkiler, hayvanlar, insanlar üçlü sac ayağı arasındaki bağ hep insanlık lehine tasarlandı. İstediğimiz zaman çiftçi olduk bolca üretip ticarete konu ettik. Canımız istedi teknolojiyle bağlantılandırdık tohumu ıslah ettik.

Tarımsal ürünlerle bağımız o kadar derinden ve duygusaldı ki şeklini beğenmediklerimizi, azıcık çürüyenleri, kokusunu sevmediklerimizi, tad koleksiyonumuza uymayanları elimizin tersiyle hemencecik itiverdik.

Keşiflerimiz tamamen bağ kurma üzerine oldu kimyasını çözmeye çalıştığımız bitkilerle yeni maceralar peşinden dünyanın taa öbür ucundan getirmeye hiç tereddüt etmedik. Oysa karbon ayak izi denen şeyle de bağ kurmuştuk.

Farkında mısınız son dönemlerde gastronomin trend konularının başında lezzet arayışları yerine toprak ve bitkiyle kurulan bağların hikayesini  dinliyoruz. Tarımsal ürünleri anlamaya, onların dilini çözmeye onlarla yeniden bağ kurmaya çalışıyoruz.

Galiba bitkileri yeniden evcilleştiriyoruz, veya onları kendimize alıştırıp bağ kurmaya çalışıyoruz. Yakında, gezegenin dilini çözeceğiz, çözdükçe onun kelimeleriyle kurulu cümlelerle daha iyi anlaşacağız.

Bu sefer önceden yaptığımız hataları yapmayacağız.

Daha uyumlu olacağız, müsriflik yapmayacağız, etik davranacağız.

Yeniden evcilleşip, bağ kuracağız, sorumluluk alacağız…

Açlığın bir sonuç değil  etik bir  sorun olduğu gerçeğini kabul edip taraflardan özürle işe başlayıp, tarımın aynı zamanda bir halk sağlığı konusu olduğunu unutmayacağız.

Eskisinden daha güçlü bağlarla  birbirine bağlanarak;  erdemli çiftçi, duyarlı tüketici, sorumluluk sahibi kurum olup tarım ve gezegenin geleceğine sahip çıkacağız.

Benzer İçerikler

“Ben bu cihana sığmazam…”

Anadolu’nun Tat Belleğinden Geleceğe.. Tahıl Hafızası

Emeksiz Yemek Olur mu?

Ateşin Çocukları: Ormancılar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir