Sarı Lale

“Sana sarı laleler aldım çiçek pazarından” demek isterdim mevsimlerden bahar olsa. Baharı müjdelerdi her yıl laleler. Lale alamasam da Beypazarı’na gitmişken lalenin hikâyesini aktarayım dedim. Her toplantı, her proje yeni güzellikler ekiyor belleğimize.

Mevlana olsam methiyeler düzerdim ona satır aralarında kimbilir.

 “Ey Gönül! Cânına üflenen nefhayla yan da kavrul! Amma lâle gibi ol ki, hâlinden sadece “yâr” haberdâr olsun.”

Yar peşinden yollara düşer bir lale soğanının köklerinde kılcal damarlara doğru akan kırmızıda toprağa kök salardım usul usul.

O zaman kumaşa örülmüş, kırmızıya sarılmış, yar dilinde “lal” olmuş lalenin hikâyesini anlatayım mı?

Lale Devri’nin güzel ve alımlı laleleri. Bir devre ismini vermiş, Mevlana’nın şiirlerine, Anadolu dokumalarına, çinilere ilham veren yeryüzünün en soylu soğangillerinden. Muhtemeldir ki anavatanı Orta Asya. 12 yy’a kadar Anadolu uygarlıklarında Bizans’ta lale ile ilgili herhangi bir kullanıma rastlanmamıştır. Olsaydı es geçmeden Kybele elinde bir tutam lale ile arzı endam ederdi Demeter’in buğday başaklarına karşı.

Avrupa laleyi önceleri zambak sanıyormuş. 1546 yılında Yakındoğu’ya bir araştırma gezisi yapan Fransız hekim P. Belon yazılarında laleyi ‘Lils rouges’ (kırmızı zambak) ismiyle anmış ve yabancıların lale soğanları için gemilerle İstanbul’a geldiğini ifade etmiştir.

Avusturya-Macaristan Büyükelçisi A.G. Busbecq, Edirne-İstanbul yolu kenarındaki tarlalarda gördüğü laleyi çok beğenmiş,  ülkesine götürmüş. Busbecq’in laleyle tanıştığı yer olan Silivri’de halen lale üretimi yapılmakta ve soğanları buradan Hollanda’ya ihraç edilmektedir. Tarihin gülümseten notlarından lale hep bi yolun yolcusu.

Lalenin tarihinde Anadolu’nun ilmek ilmek gözyaşı, umudu, sevinci vardır. Hatta o kadar ki; Busbecq’in hatıralarına göre Anadolu’da laleye “tulip” denilirmiş. Tulip kelimesi kadınların kullandığı tülbentin yanlış bir telaffuz sonucu tulip olarak algılanmasından kaynaklandığı düşünülürmüş. Yüzlerce yıldır tülbentlere, örtülere güzelliğini bahşeden lale, anılarını da kadınların dokuma tezgâhlarına gizlemiş.

1700’lü yılların ilk çeyreğinde yaşanan “Lale Devri” devrinde 2000’den fazla lale çeşidi olduğu öne sürülmektedir. Laleye olan düşkünlük bir ara o kadar moda olmuş ki; “Lale Narhı” adıyla bir fiyat listesi hazırlanmış, kara borsaya düşmeden etik bir ticarete konu olması sağlanmış. Lalenin açılması, ekimi, bakımı hepsi birer ritüelin konusu olarak sarayda ve halk arasında şenlik havasında kutlanmış. Anadolu’dan yollara düşen Lale hafızasındaki hikâyelerle gittiği yerleri dost, yaşadığı toprakları yurt edinmiş. Hollanda, Kanada, Japonya ona olan saygılarını ifade etmek için festivaller düzenlenmeye devam ediyor.

Güzelliği, zarafeti, kültürler arası köprüler kurmaya devam ediyor.

Lale’nin yaygın olarak ve saygın bir şekilde peyzajda kullanımı onun birçok sanat dalında da itibarlı bir yer kazanmasını sağlamış. Edirne kırmızısıyla can bulan laleler bazen çinilere bazen de el emeği dokumalara can vermiş.

Camilere işlenen motifleri, seramik uygulamaları, hatta lâle motif olarak II. Süleyman, Yavuz Sultan Selim, III. Murat gibi padişahların kaftanlarına bile şıklık olarak işlenmiş.

Lâle motifi sultanların ayakkabılarında ve çizmelerinde de işlenerek zamanın ruhuna çelme takılmış, adım adım zamanda kaybolmadan geleceğe taşınmış.

Halılara, kilimlere, cami duvarlarına, mescitlere, türbelere, medrese, türbe ve okul duvarlarına işlenen lale motifleri tarihin mutfağında pişen ve günümüze taşınan toplumsal belleğin en değerli örnekleri

Özellikle Süleymaniye Camisinde bulunan Mimar Sinan’ın ters lâlesi bir aykırılığın simgesiydi. “Dik durmak kadar baş eğmeyi, gönül almayı da bilmek gerek” diyen lale yüreği, hayata tersten bakanlara da iham olmayı unutmamış.

Lale zamanının modası, sırrı ve alametifarikasıydı. Bu nedenlerdir ki; birçok sanatçı ve zanaatkâr eserlerinde lale motifini farklı toplumsal hislerin izdüşümü olarak kullanma eğilimindeydi. Kimi formuyla, kimi ince işçiliğiyle, kimi de renk paletinden yansıyan parıltılarla zamansız tasarımları ortaya çıkarmıştır.

İster sofraya ister baharın dallarına küçük bir fular olsun lalenin ruhunda dokunduğu her ana estetik katmak var.

Aynı zamanda değerli bir ticari ürün olan lale; kimi zaman Osmanlı saray yaşantısına kimi zaman da İstanbul halkının elemine ayna olmuştur. Şiirlere, fermanlara, hikâyelere konu olan lalenin soğanı, motifi, ekimi, çiçek açması hepsi şiirin sözü, sazın özü, çininin izi olmuş günümüze kadar taşınan farklı sanat dallarının en güzel örnekleri olmuştur.

Orta Asya’dan göçerken yanlarında getirdikleri yaşamı simgeleyen lale İstanbul’da; zenginliğin, soyluluğun göstergesiydi.

Lale Farsça’da “lal” yani kırmızı anlamına gelen kelimeden türetildiği de düşünülmektedir.

Lalenin kırmızısı mitolojinin de konuları arasına girmeyi başarmıştır. Zamanın masallara konu olduğu yıllarda lale çiçeği; güneş ve bitki tanrısı Adonis’in can verdiği sırada akan kanla sulanan toprakta büyüyen bitkidir. Adonis, İbranicede “efendi” anlamına gelen Tammuz adının karşılığıdır.

İran mitolojisinde; yaprağın üzerindeki çiğ tanesine düşen yıldırım sonucunda yaprağın donarak dönüştüğü “hal” laledir. İçindeki siyahlık da yıldırımdan kalan kordur. O yüzdendir ki binlerce yıldır lale; şiirler de sevgilinin yanağına konan buse, şarap dolu kadehine akan tılsımlı suya benzetilmeye devam etmekte.

Lale tasavvufta da önemli bir yere sahiptir. “Gerçek lâlelerin hepsinde renkli altı yaprak bulunur. Erenler der ki; “ îmanın altı nûrunun libâsına bürünen dervişin îmân ve ihsan potasında erimesi ve daha sonra bu nurun şualarıyla derinden bir yanışa gark olmasının” da bir simgesidir. Yani yanmak, pişmek ve olmak halinin lale de can bulmuş suretidir.

Lalenin yapraklarının yukarıya doğru olması dervişin dua edişindeki edayı andırır. Derviş bu durum ile tortularını törpüleyerek hakikate yani istikamete ermiştir. Vardığı yer gitmek istediği değil “Rabbin ferahlık verdiği yerdir” Ve lalenin derunundaki siyahlığı göstermemesi gibi o da içinde yaşadığı yanış halini gizlemiş, kendine her nazar edene o güzel rengini sunarak evrene huzur vermiştir.

Hatta Osmanlı’da lalenin en muteber olduğu dönemlerde ona; “ferahaver” (ferahlık veren)  sıfatı verilmiştir. Aynı şekilde bu değerli vasıflarla bezenen derviş de tıpkı lale gibi etrafına “letafet” ve “zarafet”, gönüllere ab-ı hayat sunmuştur gönüllerde yaşadığı sürece.

Osmanlı döneminde birçok zanaatkâr tarafından “laledan” denilen vazolar yapılmıştır. Altın, gümüş, porselen bazen de camdan yapılan vazoların ağız kısımları dar, altları geniş, uzun vazolardır.

Yüksek yüksek tepelere verilmiş kızlar gibidir lalenin Avrupa yolculuğu, ne ara bahar düşse Anadolu’ya Felemenk diyarındaki lalelerin içine kor düşer alev alev. Vatan hasreti çeker şuncağız yüzyıllardır dost bilse de gittiği toprakları. Oysa İstanbul gelinleriydi onlar önüne boğaz serpilmiş. Ne ara yaz düşse bahara hıçkırıklara boğulur yaban illerde “Lale Devri” bitmeyen senfonide.

Velhasıl onun; utangaç, kırılgan, hercai olduğuna bakmayın; ipeksi teninde binlerce yıllık anılar taşır Orta Asya’dan Avrupa’ya göçün gölgesinde su olmuş sessizlik gibi. Ekimden nisana kış uykusuna yatar toprağın çocukları gibi. Nisan deyince güle oynaya bahara dönüşür aylar süren yalnızlığı, soğanından sıyrılıp içindeki kırmızıya koşar adım sonsuza kadar.

Lale ırak zamanlar arasında, köprüsü uzak kültürlere atılmış alımlı bir köprüdür.

Zarafet ve keyifle…

Benzer İçerikler

“Ben bu cihana sığmazam…”

Anadolu’nun Tat Belleğinden Geleceğe.. Tahıl Hafızası

Emeksiz Yemek Olur mu?

Ateşin Çocukları: Ormancılar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir