Zimem defterleri kapansın, Gönül defterleri açılsın….

Ramazan; binlerce yıllık bir gelenek, paylaşım, dayanışma kültürü. Ramazan sadece bolluğun paylaşıldığı günler değil yokluğun da hatırlandığı zamanlar. Maddi ve manevi yönleri toplumsal dayanışmanın, kolektif kültürün birer yansımasıdır.

Ramazan dinginliği, yokluğu, sabrı, sükûnu öğretir.

Yokun halinden anlayan, sabrı davranışa dönüştürmüş bireyler toplumsal barışın, uyumun temellerini atarlar.

Bu nedenlerdir ki ramazana ait gelenekler toplumsal hafıza ile geçmişin dayanışma kültürünü günümüze taşır. Ramazan aynı motivasyonun etrafında toplanan insanların erdem kazanacağı manevi bir aydır. Dua ile zenginleşen, inançlarıyla güçlenen insanlar huzurlu, anlayışlı ve paylaşımcı olur.

Salgın, iklim değişikliği, artan gıda fiyatları, yüreğimize düşen sızılar, doyasıya yaşayamadığımız mevsimler, kayıplarımız hepsi ziyadesiyle incitti hepimizi. Kimi ekmek yaparak, kimi duayla, kimi çeşitli farkındalıklarla yaşama tutunmaya çalışıyor. Yok birbirimizden farkımız. Biraz yorulduk, sendeliyoruz, düşmemek için çevremizde bir el tanıdık bir duygu arayışındayız. Ramazan gerek dini yönü gerekse toplumsal anlamıyla yüzyıllardır süregelen paylaşmanın canlı hali.

Geçen yıl ramazanın ilk günleri salgının da ilk günlerine denk gelmişti. Endişelerimizi gıdalarımızı stoklayarak gidermeye çalıştık, ekmek yaptık, hobiler edindik ama hiç biri fobilerimizin tetiklenmesini engelleyemedi. Süreç içerisinde gıdanın, paylaşmanın, nefes almanın, evrenin ne kadar kıymetli olduğunu anladık. Bu yıl ramazan hiç kuşkusuz farklı anlam ve değerlerle yaşanacak.

Peki “nerede o eski ramazanlar” diyenlere de biraz nostalji yapalım mı?

Eskiden  top atılmasıyla iftar açılırmış. Şimdi sosyal medyadan bu haberi  sevdiklerimizle, aynı mahalleyi, aynı apartmanı soluduklarımızla paylaşıyoruz.  Top atıldıktan sonra yapılacak kısa bir dua ile iftar başlar, arkasından zemzem suyu ile oruç açılırmış.  Pide;  hurma, zeytin,  turşu, sucuk, pastırma, zeytin, reçel gibi iftariyelikler  ile birlikte tadılırmış.  Devamında kılınan namaz ile yemeğe kısa bir ara verilir,  sabır daha da sınanırmış. Sabrın yanında, uzun süre aç kalan midenin asıl yemeğe hazırlığı olarak görülürmüş. Devamında  farklı şekillerde hazırlanan çorba  ve en önemlisi de Osmanlı’da önemli bir gelenek olan soğanlı yumurta sofradaki yerini alır, etli yemekler, sütlü tatlılar, börekler ile devam edilirmiş. Yemeklerin sırası ve seçimi sağlıklı beslenme konusunda da bize ipuçları vermektedir. Ekşili bamya sofranın olmazsa olmazı.

Sahur sofralarında; söğüş et, erişte, pilav, hoşaf yenilirdi. Ramazan dışında sofrada sessizlik hâkimken ramazan sofralarında sohbet  önemli bir alışkanlıktı. Sahurda sağlık sebebiyle kızartma, acılı ekşili yemekler yenilmezdi.  Fecr – i sadıkyani tan yeri ağarmaya başlayana kadar yenen yemeğe sahur denirdi. Sahur yemeği ile yemek orucu başlardı. Sahurda  börek yerine gözleme, kaşar peyniri, gerdan ve dil şöğüş yenirdi.

Eskiden ramazan öyle değerli zamanlardı ki;  fırıncılar için de gönül almak isteyenler için de bulunmaz bir fırsattı.

Nefisleri terbiye ederken perhizlerin konusu değil, gönüllerin buluşmasıydı. Sadece Müslümanlar değil, gayrimüslimler de oruca, ramazan geleneklerine sahip çıkardı. Gayrimüslimler, ramazan ayında Müslüman komşularına iftar yemeği verirlerdi.  Tepsi tepsi tatlılar yapar iftar yemeği veren komşularına hediye ederlerdi.

İmparatorlukta Tembih name yayımlanır, tüm kural ve uygulamalar halka da ilgililere de duyurulurdu. Ramazan boyunca meslek gruplarının çalışma koşulları Loncalık sistemi ile, vatandaşı ilgilendiren konular imparatorluk tarafından açıklanırdı.   Ramazan ayı boyunca fırıncılar, eğlence mekânları en çok çalışan iş yerleriydi.

Halk ay boyunca geceli gündüzlü mahallesinde gücü yettiğince etkinliklere dâhil olurdu. Gündüz ortadan kalkan yeme eylemi gece boyunca evlerde, fırınlarda, sokaklarda süregiden bir faaliyete dönüşürdü.

Sokakta hayatın bu denli yoğunlaştığı dönemde hiç kuşkusuz kolluk kuvvetlerine çok ihtiyaç duyulurdu. Çünkü devletin en temel görevlerinden biri halkın huzur içerisinde bu özel ayı geçirmesini sağlamaktı.

Ramazan ayı Osmanlı tebaasında yaşayanlar için farklı millet ve kültürlerle tanışma, onlara saygı duymanın sınandığı aylardı. Müslümanlar, gayrimüslimler aynı sokakta Ramazanı da Pesah bayramını da, Paskalyayı da coşkuyla kutlardı.

Ramazan’ın 12. günü has gül suyu ile yıkanılır, ardından öd ağacı ve amber yakılırdı. Gönüllerle beraber zihinler de ferahlardı.  Gümüş sandukada saklanan Hırka–i Saadet yıl boyunca muhafaza edildiği yerden çıkartılırdı.

Öd ağacı yakılırmış,  vardır elbet bir hikmeti. Hz Adem dünyaya yeniden gönderildiğinde  bir ağaç gölgesine sığınmak ister. Hiçbiri kabul etmez. En son öd ağacına gider o kol kanat gerer. Ama sonra Allah onun kendinden izinsiz böyle bir şey yapmasını onaylamaz ve ona bahsettiği reçineleri ancak yandığında ortaya çıkarır. O gün bu gündür şifacıların elinde od ağacının tütsüsü dertlere deva, yaralara merhem olur.

Zimem defterleri bakkalın tuttuğu borç defteriydi

Zimem defterleri açılır, adını sanını bilmediklerinizin borç defteri gönül borcuyla kapatılırdı.  Zimem defterleri bakkalın tuttuğu borç defteriydi. Gönlü genişler şehir şehir dolaşır, zorda kalanın defterini, derdini kapatırdı sessiz sedasız.  Vicdan muhasebesine girenler, bakkal defterinde darda kalanların gönlüne sur serperdi.

Gündüzleri duran hayat, geceleri direkler arası temaşalardan gelen seslerle geçerdi. Orta Oyunu, Meddah, Karagöz sahur pidesine kadar fırın sıralarında bekleyenlerin eğlencesi olurdu. Çoluklu çocuklu tüm aile sahura kadar sokaklarda ramazanın manevi getirdiklerini yaşamaya çalışırdı. İftarda ve sahurda tüm kapılar açık tutulur, fırınlarda isteyene bedelsiz pide dağıtılırdı. Sadece evi için değil, konu komşu için de sıcacık pide sırasına girenler, tatlı tabağı ile kapı kapı mutluluk dağıtırdı iftardan sahura.

Bayramı bekleyemeden bayramlıklarını giyen çocuklara arife çiçeği denirdi. Orucu, arifesi, bayramı, sahuru derken koca bir ramazan sıcacık pideleriyle fırıncı esnafının yüzünü güldürürdü yıl boyunca.

Ramazana 10 gün kala hazırlıklar da hız kazanır. Gıda ihtiyaçları yanında bakır, sahan, tencere kalaylanır, hoşaflıklar hazırlanır, hallaçlar çağrılır yatak takımları yaptırılır. Gücüne göre şık kahve takımları, gümüş takımlar, çocuklar için sapı düdüklü kaşıklar satın alınırdı. Tütün satan dükkânlarda Boğca, Yenice ve Samsun tütünleri hazırlanır, elvan kağıtları hazırlanırdı tütün sarmak için. Kahvehaneler, camiler, Ramazan ayı botunca yoğun kullanılacak mekanlarda sıkı bir temizlik yapılırdı.

Ekonomik durumu iyi olanların konu komşuya ramazanlık göndermesi çok eski bir gelenekti.

Mahya geleneği camilerin süsü, mahallenin ışığıydı.

İftar sofralarında zemzem fincanları, hardal tabakları, meyve kâseleri özenle hazırlanırdı. Limonlar ortadan kesilip tül ve kurdelalarla süslenip sofraya şıklık katılırdı. Varlıklı ailelerin hizmetçileri Saksonya bardaklarıyla susamışlara su ikram ederdi. Ramazanda mercan saplı, fildişi, sedef ve bağadan yapılmış kaşıklar kullanılırdı. İşkembe çorbası da ramazan geleneklerinden biriydi. İftara yarım saat kala ellerinde kâselerle işkembeciye gidip işkembe alınırdı.

İftardan sonra nargile, çubuk, kahve ikram edilerek keyif zamanı başlatılırmış. Konağın uşağı tarafından leğen içinde hazır bulundurulan su yemekten önce ve sonra el yıkamak için konukların yanına getirilirdi.

Ramazan boyunca Özellikle de İstanbul’da İmparatorluk mensupları konaklarda yemekler verirlerdi. Cemiyet hayatının yoğun ilgi gösterdiği yemekler Anadolu’da da şehrin önde gelenleri tarafından takip edilirdi. Konaklarda üst katta soylular alt katta diğer misafirler ağırlanır. Misafirler derece ve itibarlarına göre kâhya, divan efendisi, mühürdar gibi kişilerin odalarına alınır ağırlanırdı. Alt katta mahalleden gelen misafirler, mahalle bekçisi, amele, yoksullar için ayrı sofralar kurulurdu. Giriş katındaki sofrada bolca pilav ve çorba sunulurdu.

Yatsı namazına doğru gitmeye başlayan misafirlere; diş kirası verilirdi. Kadife keseler içerisinde verilen dünyalık, gümüş tabak, kehribar teşbih, Oltu taşı ağızlıklar ramazanın bereketinden sayılırdı.

Osmanlı’da Ramazan Bayramı; Sarayın alay Meydanı adı verilen ikinci avlusunda başlardı. Bu geleneğe Arife Divanı veya Arife Muayedesi denilirdi. Dualar okunur, bayram tebrikleri alınırdı. Bayramın ikinci günü daha şatafatlı kutlamalar sahne olurdu Saray. Bayram gecesi yarısından itibaren Sarayın dış kapısı açılır, tebrik törenine katılacaklar gelmeye başlardı. Şeyhülislam, Vezir-i Azam ilk önce gelirdi. Tören sonrası Padişah Ayasofya veya Sultan Ahmet camiinde bayram namazına giderdi.

Huzurla sağlıkla nice ramazan ve bayramlara…

Benzer İçerikler

Tarımda Metrikleme Zamanı

Çağın Trendi Toprak

Coğrafyanın Tat Mirası

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir