Ateşin Çocukları: Ormancılar…

Eğer bir orman köyünde çocukluk büyütmüşseniz hayalinize de hatıralarınıza da ağacın gölgesi siner. Ormancılar ilk kahramanınız büyükbabalar ilk efsaneniz olur. Orman sadece gölge mi eyler sanırsınız binlerce yıllık yaşanmışlıklara, yüzlerce farklı iş koluyla orman mühendisliği gezegenin geleceğine su serper yaptığı çalışmalarla.

Güz kapıyı çalmışken sararan yapraklar kilitli sandıklardaki anılarımızı da su yüzüne çıkarmaya, bizi gülümsetmeye, hüzünlendirmeye yetti. İçinde aşk olan, bağlılık, emek olan orman hikâyeleri.

Orman yeryüzünün en büyük ekosistemlerini içine alan sonsuz bir evren. Ağaçların, çeşitli hayvan türlerinin, bitkilerin binlerce yıl boyunca yaşamı paylaştığı, büyüttüğü muazzam bir yapı. Ormanda büyük aşklar yaşanır ağaçla, hayvanla, toprakla; umuttan beslenen yaşı sınırsız masalı bol. İçinde bolca emek olan, ormancıların alın teri yağmura karışmış ormana can olmuş hikâyeler. Orman kendi elemlerini saklar içinde, kaybettikleriyle, vazgeçtikleriyle tek vücut olur gün doğarken de batarken de her şeye rağmen.

Çocukluğumdan hatıra, izi silinmeyecek cinsten anılar barındırır orman;  toprağa karışmış tarihin izi gibi. Ormanda herkes kendi hikâyesini aradı tarih boyu kimi coşkusunu, kimi yalnızlığını, kimi korkularını. Akşam olduğunda orman kapadı ışıklarını, yakın köylerde güzel umutlar peydahladı köklerinden. Savaşlarda askerlere sığınak, soğuklarda hayvanlara barınak.

Orman aşkı gibi ormanda masal da başka idi eski zamanlarda. Onlar aşkın, tutkunun ve keyfin sembolüydü. Görür görmez âşık olmuşlar nefeslerine, öyle gülmüş ki gözleri Ali Babanın, Ayşe Annenin soluğu yüreğinden hiç eksik olmamış mavi gözlü Ali’nin. Kırk gün kırk gece kılı kırk yararcasına aşkın düğünü, yedi düvele mutluluk getirmiş heyecanlar içerisinde. Ali Babamın uykusu, onun rüyasıymış, ölümlü dünyanın ölmez ruhuymuş onlarınki. Bir sabah vakti köyün en yukarısında karşı köyün yamacına bakan Gürgen ağacının altında ilk defa karşılaşmışlar. Yamacına sığınan ortancaların kokusu yüreklere sinmiş yıllar yılı. Ayşe anne alafa giderken Ali baba odundan dönerken ilk defa kesişmiş gözleri. Gürgen ağacı sadece Ayşe annenin değil tüm aşkların korunduğu yüzyıllık hikâyelerin masal edildiği gölgeymiş tüm köye. Daha onun gibi binlercesi vardı ormanın kırağında. Düğünler, dernekler, cenazeler onun gölgesinde kurulur, onun içinde sonsuzluğa uğurlanırdı er kişiler.

Orman bizim nefesimiz, yurdumuz derdi Ayşe anne. Son nefesine kadar hiç ayrılmadı ormanın kucağından. İçinde kopan fırtınalara, kuytusuna sığınmış kurda kuşa, köklerinden can bulan karıncaya yuva olmuştu yeryüzü yaratılalı orman. Yazı kış eden, bahara rüzgârını bırakıp giden kış soğuğu bile onu dize getirememişti.

Ormancılar vardı elinde baltalar, sırtında bir avuç su ile. Suyunu tam kararında verdikleri, taraçalarında kırmızı küpe çiçekleri asılı boylu boyunca ağaçlar serpilmişti Kaçkar dağlarına. Kış akşamları çocuklar kitap okur büyükler pilitaya odun atardı. “Ormanın da dertleri olur, onlar da elemden kurur” derdi yaşlı kadınlar. Kuruduğunda bizim kış akşamlarımıza sıcacık nefesini verirdi içinde sıcacık ekmekler pişen süt kaynatılan sobalarda. Yazı dalında geçirdiğimiz ağaçlar kışa yatıya kalırdı çeyiz sandıklarında.

Ateşin çocukları korurdu onu diz boyu kordan. Küheylan ormancılar gözünün gördüğünden korkmazdı korkmamasına ama gözünden sakınır yedi düvele korku salardı orman için. Onlar şarkılar eşliğinde ormanı arşınlar köşe bucak kontrol ederdi yaz kış demeden.

Dikilen her fidan güneşe ulaşmak için zorlu bir sınav verirdi diğer ağaçların arasında. Orada rekabet olmasa da güçlüler ışığa daha kolay ulaşırken güçsüzler aşağıda cılız kalabilirdi. Ormanın senfonisini yönetmek ormancıların göreviydi. Ormanda yaşayan herkesin bir rolü ve etkisi vardı. Bazen ağacın doktoru bazen de anne şefkatiyle ormanı kucaklayanlar hep onlardı. Yol yaparlar ucu bucağına ulaşmak için, arıya yuva, çiçeğe dal yaparlar. Ormancıların yüzlerce farklı görevi ve sorumluluğu olduğunu biliyor muydunuz? Ormanda gençleştirme, sıklık bakımı gibi birçok farklı faaliyeti ağaçların ve ormanın iyiliği için yapardı ormancılar. Ormanda süreklilik ve gençlik işin sırrıydı, ormanların ilelebet yaşaması, insanlara nefes üretmesi gerekiyordu çünkü. Dikilen tüm fidanlar hiç kuşkusuz göğe ulaşamaz, her fidanın güneşten, topraktan ihtiyacı kadar olanı alabilmesi için ormancılar sağlıklı bir çevre yaratılmalıdır.

“Orman yaşını içine akıtır” diyen anneannem nereden bilirdi onu içten içe oyanın kendi neslini devam ettirmek için uğraşan böcekler olduğunu. Bazen ağaçlar sel ile gelir yokuşun altındaki ırmağa köprü olurdu. Tas tamam köylüler payına düşeni toplar içi oyuk olanlar da çocuklara oyun parkı olurdu. Bir tarafından girer öbür ucundan çıkardık içi oyuk gürgenin. Yol boyu böceklerin istilasına uğrayan pabucu yarım yaramazların ısırık izleri yaz boyu silinmeyecek anılar taşırdı. Çam köse böceklerine kurulan fenomen tuzakları onların buluşmasını kısmen engellese de aşklarının önüne geçilemiyordu. Böceklerin çoğalma isteği ağaçları içten içe oyarken başkalarının üzerine kurulan mutluluktan hayır gelmeyeceğini böcek bile anlamıştı. Ormancılar sadece ağacın dışıyla değil içiyle de meşgul olurken zaman dediğin su gibi akmaya devam ormanda.

Silvikültürel bakım denen çok havalı bilimsel anlatımlar ormancıların anneannemle ortak dilinin en çok kullanılan kelimesiydi. Ne olduğunu anladığımda çoktan anneannem göçmüştü dünyadan. Ormanda süreklilik esastı tıpkı insanlar için de olduğu gibi. Daha yaşlılara saygıyla bakılır ama zamanı geldiğinde toprağa emanet edilir, çocukların genç fidanların dengeli ve düzenli beslenmesi sağlanırdı. Ormanda yaşayan her canlının adalet şemsiyesi ile örtülmesi için yapılacak çalışmalar ormancıların temel göreviydi. Çok kalabalık orman demek kışın gelen kara karşı tehlike demekti, kar dediğin evini başına yıkardı cılız ağaçların. Rüzgar araya bi sokulunca güçsüzler boynunu büker kolu kanadı kırılırdı ormanın. Velhasıl ormanda bakım ormanın genel bekası ve mutluğu içindi. Fidan dikimi, ağaçların seyreltilmesi, budanması, zararlılarla mücadele, istilacı türler için çalışmalar hepsi bir ömre bedel hikâyeler barındırırdı ormanın kuytusunda, ormancıların belleğinde.

Ormanda adaletin kılıcını ormancılar çekerdi. Olur ya yanı başındaki fidanın rızkına meyleden büyük ağaçlar varsa onlara gerekli uyarılar yapılır herkesin ışığa ulaşması sağlanırdı. Sadece göğün altı mı toprağın altı da ahenkle köklere yuva edilirdi. Fazla kök salıp filizlenmek isteyenlere dünyayı dar edenlere haddini bildirmek te hiç kuşkusuz ormancının asli göreviydi. “Ormanın hâkimi ormancılar” derdi Nazif dede “mesele adil olmak türünün en iyi özelliklerini taşıyan ağaçları genetik miraslarıyla geleceğe taşımak” derdi. Bir bakıma ormanda nüfus planlaması yapılırdı; yeteri kadar ve sağlıklı genç nesiller korunur kollanırdı. Yani anlayacağınız mevzu bizimkinden pek farklı değildi.

Evin en akıllısı, evin delisi, evin uyuşuğu gibi kavramlar her nasılsa orman için de geçerliydi. Orman mühendisi olmayan anneannemin bilgelik kitabından devşirme bilgileri arasında huysuz, arsız, mutsuz ağaçların listesi vardı. Dedem yeni bir ağaç dikeceği zaman “onu buraya dikme eriklere gölge eder, dut ağacını felamur ile koyma, o çok arsız” yorumlarıyla takdire şayan mühendislik gösterirdi. Mesele çevredekilerin yaşam hakkına göz koymadan bir ağaç gibi hür yaşamaktı bizim için de ağaç için de. Ormanın boylu poslu, aklı başında gençleri “gelecek namzet fertleri” olarak seçilir dünya onların etrafında dönerdi. Onlar türünü geleceğe taşıyacak devamlılık sağlanacaktı. Adın çıkmaya gör, eğer ormanın en popüler genç fidanlarından biriysen pozitif ayrımcılık ile dünyanın bütün nimetleri önüne serilir pamuklara sarılırdın.

Bir keresinde anneannemle çaça silerken- sonbaharda yere düşen yapraklar- ormancılar görmüştük. Bu sefer ellerinde balta değil beyaz büyük kâğıtlar vardı not aldıkları. Ağaçları yazıyorlardı; kim nerede nasıl, sağlıklı mı, dertli mi diye. Sorunca öğrenmiş olduk meğer tüm ormanların da şirketlerin gibi raporları varmış yılsonu faaliyet raporu gibi. Ormanın yıllık faaliyet raporu tas tamam mevsimlerin, toprağın, ormancıların emeğiyle yazı kış eden rüzgârların uğultusuyla doluydu. Gelecek nesillere miras ormanın anıları da içine ekilmişti hiç kuşkusuz.

Bazen bir yumru gibi acılar düğümlenir insanın yüreğine sırtını verirsin yüzyıllık meşe palamudunun oyuğuna. İşte o zaman kuşlar cıvıltısını, çiçekler kokusunu bırakır ormanın nefesine gelene gidene huzur versin diye. Dert küpü açılır içine atamadıklarını ağaca anlatırsın. İnsanlık bir kere sığınmıştı yamacına kutsal ağacın neylesin mevsimler.

Gün olur arşa değer başın derdi anneannem sonbahar nur yüzüyle çıkageldiğinde onun köyüne. Muhtemeldir ki kışa hazırlık yapraklarından feragat eden ormanın hüznüne karşı bahara olan inancını paylaşırdı. En çok doğaya âşıktı o, dedemden bile fazla. Öyle derinlerde hissederdi ki hayranlıkla, dokunduğu her yaprak benekliye süt, kınalıya kaymak olurdu. Her sonbahar dostça uğurlarken bahara can havliyle yolunu tutar kurdun kuşun hakkına yeşeren yaprakları el yordamıyla okşardı. Başka bir ilişkiydi onunkisi. Anneannemin köyü orman köyü denen türden bir yerdeydi. Mevsimlerin anılmadığı, ağaçların arasındaki sözsüz iletişim onların anlaşmasını sağlardı. Hepsini tanır bilir, ahbaplık kurardı ağaçlarla. Şimdilerde orman okulu desen adına, anneannem başöğretmen olurdu okulda. Müfredat uzun ama sıkıcı değildi. Yıl boyu süren her eylem Montessori modeli deneyerek yaşayarak binlerce yıllık iz ve hislerle su gibi akıp giderdi. Ormanda ev ödevi sabah akşam tüm sakinlerin günül ödevine dönüşmüştü. Gündüz öğrendiklerimizi akşam tekrar etmemize gerek yoktu.

Canımıza nefes, benekliye yem, çam sakızı olur ağzının tadı kaçanlara, gün görmeyen analara yurt olur diyen güzel nineler vardı bizim oralarda.

Doğan güneşin, geceye düşmüş ayın, yağan yağmurun hiçbirinin cebinde mutluluk yok. Öylesine yağıyor öylesine çiçek açıyor ağaçlar,  öylesine güz geliyor diyen anneannem çocuklarından ayırt etmezdi ormandaki hiçbir şeyi. Ormana verdiği her emek çocuklarının geleceğine verdiği emekti.

“Ormancılar aklıyor paklıyorken ormanı içimiz hala katran karası şuncağız çocuklar anasız kaldı” diye yeri göğü inletmişti Ayşe anne; ilk göz ağrısı torunlarının anasını ceviz ağacının altındaki toprağa verdiğinde. Anneannemin köyünde doğumda ölümde ormanda başlardı aşklar gibi. Yaza hazırladılar, kışa hazırladılar ormancılar ama ölüme hazırlayamadılar fanileri diyen Nazif dede ormanın en büyük koruyucusuydu. Ormanı izle üzme diyen büyük anneanneler çoktan göçtü yaşamdan. Doğanın felaketi üzerine kendi mutluluğumuzu inşa edemedik o gün bu gündür.

İnsanın nefesi vatanıymış derler. Orman bizim nefesimiz orman bizim vatanımız oldu binlerce yıldır. Toprağa sağlam köklerle bağlananların nefesi güçlü bilgeliği kuvvetli olurmuş. Ormanda yaşam özene bezene ilmek ilmek işlenir dünyanın kuruluşundan bu güne. Ormancılar coğrafyanın hafızasını taşır ellerinde.

Orta Asya’dan göçün sebebi, Afrika’nın yoksunluğu, Kuzeyin ışıkları hep onun yokluğunda peydahlandı.

Yüzlerce yıldır Orman teşkilatının çabalarıyla kuma çizilen orman cennetinde tatlı rüyalar masalını yazıyorlar. Canla başla, aşkla, hayatı pahasına dağların engin yamaçlarında, ırak köşelerde, Allah’ın bile unuttuğu her yerde.

Bir anneannem bir de ormancılar ağaçlara dua ederdi. Elimizden tuttuğu gibi yukarı bahçe aşağı bahçe, kızılağaçlık, kestanelik dolaştırıp dururdu dağ boyu. Hepsinin bir hikâyesi onun savaş görmüş, yokluğu hissetmiş yüreğine hemhal olmuştu. Kızılağaçların küstüğü yıl her yer zifiri karanlıkmış, kestaneler ejnebiler yüzünden bu hale gelmiş, karayemişler yorulmak nedir bilmezmiş.

Benzer İçerikler

“Ben bu cihana sığmazam…”

Anadolu’nun Tat Belleğinden Geleceğe.. Tahıl Hafızası

Emeksiz Yemek Olur mu?

Türkiye Tarımının Problemi İthalat mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir