Doğal Olmayan Felaket

Bu yazı Hemşin’de meydana gelen sel felaketinden sonra yazılmıştır, Giresun’da yaşanan doğal olmayan felaket de hayatını kaybedenlere Allah rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin. Bir Karadenizli, Hemşinli olarak üzgünüz ki bu kaderi tüm Karadeniz hatta Türkiye paylaşıyor.

Her şeye rağmen yapılan dere ıslah çalışmaları adı altında HES’ler, TOKİ’ler felaketin habercisi, sebebi değil de neydi? Yeniden okuyup yorumlamanız dileğimle.

Bilmiyorlar ki Karadeniz’de metrekareye hep fazla yağmur düşerdi, ama doğa yerleşim ve absorbe edecek bilgelikle inşa edilmişti. Uzmanlara kulak verilirse nedenin fazla düşen yağmur dışında doğaya yapılan müdahaleler olduğu anlaşılacaktır.

Mevsimler ağustos ayını gösterdiğinde Hemşin’de her yer çürür, nem oranı yılın en yüksek oranına ulaşır, çamaşırlar kurumaz, sebzeler yavaş yavaş bozulmaya başlar. Bilge kadınlar Ağustos ayına çürük ayı derler bizim oralarda. Yağış görülmese de nem oranı öyle yükselir ki ahşap evlerde dışarda kalan her şey nemlenir ve küflenmeye başlar. Her yıl düzenli olarak yaşanan bu ve benzer durumlar yerel halk tarafından bilindiğinden, gerekli önlemler alınır doğayla uyum içinde yaşamaya devam edilir. Doğanın diline ve takvimine vakıf insanlar günü geleni kilere, rızkı olanı sofrasına alır. Bazen toprağa emanet ettiği tohumların meyvelerini kurdun kuşun hakkı olarak sofradan önce doğaya bırakırdı. Bazen durup dururken bahçedeki ekin,  sele giderdi. Yaşananlara hiç gocunmaz, olanı olduğu gibi şükürle karşılar; “vardır bir bildiği doğanın” diyerek hayata devam ederlerdi. Hiçbir zaman doğa intikam alıyor diye düşünmezlerdi köylüler. Neden düşünsünler ki. Doğa onların dostu, ailesiydi. Kendileri için ne isterlerse bu hayatta, daha iyisini ahırdaki benekli, ormandaki ağaç, bahçedeki çiçek için isterlerdi. İnsan ve doğanın tüm unsurları yüzyıllardır, karşılıklı bir bağ ve sevgiyle yaşayıp bu güne geldiler.

Peki, ne oldu da son günlerde sel felaketi haberlerin başlığı  “doğa intikam mı alıyor” türünden bir soruyla başlıyor.

Doğayı umursamadık, onunla konuşmayı bıraktık, zaten dilini de unuttuk ki. Onu yok saydık, oysa binlerce yıllık hikâyemizde ilk ve en önemli dostumuz o değil miydi? Onun kadim bilgileriyle hayata tutunmamış mıydık? Onunla keşfetmemiş miydik sevmeyi, saymayı, bağ kurmayı?

Peki, doğa intikam almıyorsa ne yapıyor?

Kendini Koruyor…

Var olmaya çalışıyor, olduğu yerde kök salmak istiyor, toprağından, suyundan, deresinden, ağacından ayrılmak istemiyor. Eskiyi özlüyor, derelerinden coşkun sular akan ırmaklarında ağaç gölgeleri olsun istiyor, verimli arazilerde beton yerine mis gibi kokan meyveler sebzeler büyüsün istiyor, bozkırlarında buğday başaklarını özlüyor, yamacında gölgeye çekilmiş kuzuları özlüyor. Biz ne yapıyoruz onun evini başına yıkıyoruz.

Doğanın Evini Başına Yıkıyoruz….

Binlerce yıldır bildiği tek yaşam şeklini değiştirmeye çalışıyoruz, haber vermeden evden çıkarılan kiracılar gibi kapı dışarı etmeye çalışıyoruz, günü gelmeden dalından koparılmış meyveler gibi üzerine, canımız ne isterse onu yapıp yok sayıyoruz her zerresini. Bazen suyunu eksik edip bazen de fazla su veriyoruz, üstünden devasa tüneller geçiriyoruz bağrını dele dele. Ne çığlığını duyuyoruz ne gözyaşını umursamıyoruz. Evini başına yıkıyoruz doğanın, baharda çiçek açan dallarını, kışın giydiği beyaz gelinliğini, sonbahar sarısını elinden alıyoruz.

O da yaşam alanını korumaya, yaşamsal aktivitelerini sürdürmeye çalışıyor. Irmaklarını korumak için sellere, dağlarını korumak için heyelanlara sarılıyor can havliyle “yok mu sesimi duyan yok mu elimden tutan” diye.

Oysa çocukluk hayallerimizde var olan güzel köylerimiz, kasabalarımız bizi var etmemiş miydi? Şimdi sadece anılarımız ve bir de siyah beyaz fotoğraflar da kaldı, sele kapılıp giderken uzaktan seyrettiğimiz.

Mesela benim güzel Hemşin’im yazları ılık ve serin, kışları karlı, ilkbahar ve sonbaharları da yağmurlu ve ılık geçen küçük bir ilçe idi. Bin bir türlü meyve sebze yaz kış sofralarımızı renklendirirdi. Hemşin’de güzel bayramlar kutlanırdı; çocuklar kırmızı puantiyeli karpuz kollu elbiselerini giyerek bayrağı taşıyanların başı çektiği, esnafın onları huzurla alkışladığı bayramlar yaşardı küçücük kasabada.  Çocuklar öğlenleri karnını doyururdu Hemşin’in küçük bakkal ve lokantalarında.  Kimi ekmek arası helva, kimi ekmek yanında kavurma ile hem de ekşi mayalı köy ekmeğinde.  Kıyafet satan mağazalar, gelinlikçi, terzi, kitapçı, bakırcı, bakkal, kahve, manav hepsi uyumla paylaşırdı Hemşin’in küçük kaderini.

Saygılı, hoş görülü güçlü insanları vardı Hemşin’in. Küçük okuldan herkes çıktı mühendis, vali, öğretmen, doktor hatta şarkıcı bile. Büyük şehrin kolejinden daha başarılı bir performansı sergiledi uzun yıllar. Camisi yazın kuran kurslarına ev sahipliği yapar yanındaki eski karakol çocukların merak alanı olurdu. Asma köprüleri, sağlık ocağı, mal müdürlüğü yani kırda konforlu bir yaşam için gereken her şey planlanmıştı.

Cumbalı minik ahşap evler, alınlarında vitrayların olduğu 3 katlı taş evler, sokakları taşra kasabasının ziyadesiyle tüm yükünü taşırdı. Minik bir parkı,  kocaman mı kocaman okulları dere manzarasıyla tarihe meydan okurdu. Pırıl pırıl, içinde spor salonu olan okulun ağaçlarından dökülen meyveler, yaz kış kumanya olurdu çocuklara.

Bazen sel felaketleri olurdu. Hemşin deresi öyle coşardı ki yüzyıllık taş köprülerin üzerine kadar su çıkar ama köprü dimdik hayatta dururdu binlerce yıldır olduğu gibi. Felaket sonrası herkes kendi arazisindeki selin getirdiği odunları toplar kışlık yakacak yapardı. Doğanın felaketi içinde; insanlık için rızıklar taşırdı. Felaket köprüyle, araziyle, evlerle uyumla döngüsünü sürdürürdü yüzyıllardır. Evler kayalık, uygun alanlara yapılırdı. Anneannemin evi tam tepede bir kayanın üstüne yapılmıştı biz korksak ta yağmurlu zamanlar da, o zanaatkârlığa güvenir, “burada bir şey olmaz kayanın üstündeyiz” derdi.

Mevsimlerin takvimi günlük işlerin temel planlayıcısı olarak ajandaya not edilirdi. Yağmurlu mevsim başlangıçlarında “tüm” denen seki ve taraçaların altında bulunan suların yolunu açmak için kazılmış oluklar temizlenir, önünde birikmiş kayalar kaldırılırdı. Küçük oluklar bahçelere suyun girmesinin, sel yaşanmamasını sağlardı. Oluklardan akan sular en son derelere bağlanır huzurla denize doğru yol alırdı vadi boyunca. Her selin bir intizamı vardı canlıya, rızka zarar vermezdi. “Belli ki canı sıkılmış içini boşalttı” derdi anneannem.

Yaşlı ve yıkılmaya yüz tutmuş, evlere ve yollara zarar verebilecek ağaçlar mevsim başlangıçlarında temizlenirdi. Bir bakıma ormanda mevsim düzenlemeleri yapılırdı. Ormanın kişisel temizliği denilebilecek düzenlemeler onun bahara daha canlı ve sağlıklı ulaşmasını sağlardı.

Doğanın Kişisel Temiziği Yapılırdı Her Mevsim..

Fasülye hoçkaları, kabak folileri, salatalık çitleri, mısır bahçeleri hepsi yağmura, güneşe, rüzgâra karşı binlerce yıllık bilge bilgiler ışığında düzenlenir herhangi bir doğa olayından olumsuz etkilenmeleri önlenirdi. Değirmenlerin su kanalları bazen sel sonrası yıkılırdı. Tüm mahalle toplanır; önce değirmenleri,  sonra yolları sonra da bahçeleri temizlerdi. Evler kayalık, tepe alanlara yapılmıştı.  Hiçbir sel onlara zarar vermezdi. Zanaatkârlığında yüzyıllarca birikmiş, doğanın mühendisliği vardı ahşap konakların. Her sel sonrası doğanın kendi merhemi deva olurdu suyun bıraktığı arazlara. Küçük dersler, farklı duyarlılıklar kazanılırdı selin ardından köy boyunca.

Doğanın Kendi Merhemi Sele Deva Olurdu..

Biz büyüdük, mühendis, doktor olmak için hayallerimizin peşinden gittik. Geride sadece anılarımız kaldı sandık uzun süre. Öylece bıraktığımız yerden başlarız diye düşündük uzun süre. Hâlbuki döndüğümüzde hiç bir şey eskisi gibi değildi.

Sonra olanlar oldu. O iyi kalpli insanlar da cesur, vicdanlı insanlar da vasatın altında ezilmeye yeni yönetimlerin gölgesinde hayata tutunmaya çalıştı. Önce küçük kasabanın okulu uzak diyarlara taşındı her nedense. Köylerin can damarı olan köy okulları kapatıldı. Çocuklar taşımalı sistemle köyden koparılıp uzaktaki ıssız okula taşındı. Köy yolları, nahiye çocuksuz, sessiz kaldı. Binlerce yıllık doğa olaylarına karşı dik durabilmiş tarihi taş köprülerin yanına estetik düşmanı köprüler yapıldı. Anlamsız yollar, duvarlar, sözde dere ıslah çalışmalarıyla tüm doğa mahvedildi. Dedemin sarvizanında tadelle alınacak küçük bir bakkal bile uluslararası zincirin halkası oldu.

HES adı altında anlamsız göletler doğaya meydan okuyan insanlık abideleri olarak felaketin ayak sesleri olarak doğaya bırakıldı. Küçük birikintilerinde yazları yüzdüğümüz derelerde akan sular durdu. Oysa yüzyıllardır doğa deyince akan sular dururdu. Benekli alabalıklar tüm vadiye küstü. Kestane ağaçları vazgeçti, armutlar, muşmulalar hepsi yaza dargın köklerinden kurudu.

Akan Sular Dururdu Oysa Doğa Deyince…

Kırda yaşamın tüm cazibeleri yavaş yavaş yok edildi. Belki kimsenin kötü niyeti yoktu ama sonuç kötü oldu.

Son günlerde sıkça yaşanan, Karadeniz’in dört bir tarafında ki felaketleri sadece doğa olaylarıyla açıklamak akıldan uzak bir saptamadır. Çünkü doğa intikam almaz, o sadece kendini korumaya düzeni sağlamaya çalışır. Debisi düşük küçük Hemşin deresi hiç gerek olmadığı halde ıslah edildi. Beton yol yapılacak diye delik deşik edildi. Anlamsız göletler çamur yığınına dönerken, Hemşinli bir çocuk bir kere olsun bile yüzmedi bu su birikintisinde.

Lafı olanın sözü her nedense dinlenmedi. Şimdilerde şehirde insanlar beton evlerini satışa çıkarırken doğayla uyumsuz binalar küçük kasabamızı esir aldı. Her sel felaketinde dere kenarına yapılmış evler yıkıldı sonra yeniden yeniden yapıldı.

Anılarımızdan, hiçbir şey kalmadı geride. Üstüne bir de anlamsız yorumlar yapıldı gitmeseydiniz diye. Kalanların gidenleri dinlememe merakı her nedense yaşananlara kılıf oldu. Yetmedi ahşap konaklar terkedildi yerine asansörlü katlı binalar yapıldı ormanın ortasına, taş evler betonla sıvandı anılar altta kaldı. Yani sadece hükümetler değil büyük şehrin yükünün altında ezilen gurbetçilerin köyü betona çevirme telaşı güzel Hemşin’i ahşap konaklarından da hatıralarından da etti.

Beton evler yapmayı bu kadar önemseyen güzel insanlar bir adet meyve fidanı bir avuç tohumu toprakla buluşturmadı çay dışında. Tarihi değirmenler, serenderler, sinaflar kimsenin umurunda olmadı.

Yerel zanaatkârlıklar, yerel mimari, yerel gıdalar, endemik bitkiler gelecek planlarına hiç dâhil olamadı, mühim kişilerin beton hevesleri telaşesinde.

Her sel felaketinde gündeme gelmeye devam eden Karadeniz’in güzelliği, dereleri çoktan anılardan silindi. Turistlerin salıncakta sallandığı kareler sadece fotoğraflarda kaldı.

Yani benim güzel Hemşin’im şimdilerde artık Hemşin değil.

Anıları silik, geleceği soluk…

Hakkını Helal Eder Mi Sizce Doğa…

Ölen kişiler toprakla buluşacakları zaman cenaze namazını kıldıran hoca sorar “nasıl bilirdiniz” “hakkını helal eder misiniz” herkse helal ederiz diyerek üzerlerindeki yükü atar ruhu şad olsun der. Oysa en büyük haklardan biri doğada kalmıştır. Hatta bazen topluluk içerisinde konuşanlar olur “karıncayı bile incitmezdi, çiçekleri bile okşar, ağaçlarla konuşurdu” çünkü en güzel helallik doğadan alınandır. Toprağa karışmadan önce toprağın üstünde aldığımız her nefesin hakkını; gerek ilişki kurduğumuz her insanla gerekse doğanın tüm unsurlarıyla paylaşırız. O zaman doğaya kötü bir şey yapmadıysak doğa neden bizden intikam alsın ki?

Benzer İçerikler

“Ben bu cihana sığmazam…”

Anadolu’nun Tat Belleğinden Geleceğe.. Tahıl Hafızası

Emeksiz Yemek Olur mu?

Ateşin Çocukları: Ormancılar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir