Türkiye Tarımının Problemi İthalat mı?

Türkiye tarımının birçok problemi var hiç kuşkusuz ama en önemlisi Türkiye tarımını bilenler değil romantiklerin konuşuyor olması.

Tarımda ölçek ekonomisinin olmaması, planlı üretim problemleri, desteklemeler, katma değerli ürün ekimi, artan maliyetler, iklim değişikliğinin tarımsal verimlilik üzerine etkileri, çiftçinin önünü görememesi gibi birçok başlık altında toplayabiliriz.

Her bir başlık detaylı bir çalışmanın konusu. Daha bilinen tarım problemlerinden başlamak en iyisi.

Kimi Çocuklar Pamuklara Sarılıyor Kimisi Pamuk Topluyor..

Tarımda işçi sorunu; en büyük problemlerden. Birileri çocuklarını pamuklara sarıp sarmalarken kimi çocuklarının eline pamuk dikeni batıyor, yaşamları iki büklüm.

Tarlada hafta sonu da olmuyor, genç, yaşlı, kadın erkek ayrımı da yok. Sizler çocuk işçileri konuşurken su katılmamış sohbetlerinizde çocuklar tarlada babası yaşındaki adamlarla, ninesi yaşındaki kadınlarla aynı safta işe tutuluyor pamuğa, bademe, zeytine.

Havalı festivallerde romantik zeytinyağı tadımları eşleşmeleri yapılırken bilesiniz zeytin toplamak duyusal analiz yapmak kadar kolay değil. Hele o güzelim kasalarda reklam filmi çekilen dünyaca ünlü zeytinyağımızdan ödül aldık naraları atmak hiç kolay değil. Kasalar çok ağır sırtımızı büküyor taşırken.

Ciğerimiz yanıyor mesela nar toplarken. Şiir okunmuyor toplarken Jehan Barbur’dan;  “Nardık; bütündük, birdik, tamdık… Bizi kim dağıttı” demesi çok zor.

Domates dersen belini büküyor insanın. Oysa ortalık Amerika’dan gelen atalık domateslerimizin hikâyeleriyle dolu. Toplar toplamaz çürümeye başlıyor. Salkımın biri bin para, kıvrımlısı, yuvarlağı, silindirik olanı hepsi güzel güzel olmasına da satması pek zor para etmiyor manavda durduğu gibi tarlada.

Bakliyatlar dersen mesele zorlu, ne zaman eksen bir afra tafra memlekette hemen açılıyor gümrük kapıları, azaltılıyor oranlar şunlar bunlar. Tutuşuyor “bunun yerlisini niye ektirmediniz” diye tekmili birden.

Buğday dersen her yıl bir milyon tona yakın açık bir türlü rekolte tutmuyor. Fiyata dokunan yanar ekmek parası maazallah.

Çay işin en kolayı ekmesi de biçmesi de parası da temiz.

Çukurova’da 80 tl’ye başlayan hasat Rize’de 300 tl günlük çay işçisi ile son buluyor.

Fındık dersen yamaçlardan aşağı yukarı, boynun bükülür, kollarının takati kalmaz hasat sonuna. Bu yıl fiyatıyla biraz yüzümüzü güldürdü.

İşçi Servislerinde Sosyal Mesafe Çok Sosyal…

İşçi servisleri bildiğiniz gibi havadar, üstü açık, tıkış tıkış dip dibe sosyal mesafe çok sosyal. Sabah gün doğmadan hasat başlar, akşama önce üst baş arama sonra havadar servis.

Tarlada hasat festivalle kutlanmıyor, kasalar geliyor kamyonlar gidiyor bir baştan bir başa.

Soğuk odalar çok soğuk hepsi ayrı bir yerden geleni gideni belli. Sırasını bekliyor yola çıkmak için.

Tarımı sadece toprağa ekilenlerden ibaret sayanların aksine hayvancılık ile ilgili yapılan çalışmalar yetersiz, hayvan sayısının giderek azalması, yem fiyatlarının artışı, mera alanlarının giderek azalması, Afganlar olmasa çoban mesleği bitti bitiyor.

Tarımsal ürünler, hayvancılık ile gıda endüstrisinin buluşturulamaması.

Kış ekimi son demler ektin ektin ekemedin kaldın. Desteği açıklananlar, desteklerden memnun kalmayanlar, gübresi, ilacı, traktörü, ,işçisi satması derken pek bir çetrefilli mevzu tarım dediğin.

Oysa televizyonda konuşan kadınlar ne güzel anlatıyor romantik romantik tarımı.

Sandıktan tohum çıkardık ektik sosyetik markette satışa sunduk, 7 yıldızlı oteldeki kermeste janjanlı poşetlerimizle cemiyete sunduk. Olmadı üstüne ödüller aldık girişimci dediler.  Internet desen fırsatlar dünyası. Ünlü şefler ayda 1 kg benim domatesten kullanıyor. Bizim tohumlar “tohum takasta” bir numara. Şiir gibi girişimcilik öyküsü desem inanma.

Mühimce tarım yazarları her gün aynı yazıyı yazıyor vay efendim neden tarımda dışa bağımlıymışız. Neden tarım ürünlerini ithal ediyormuşuz. Neden kendi mercimeğimizi yemiyor muşuz. Neden mısır bize uzaklardan geliyormuş. Neden herkes şehre göçerken bazıları köyde kalıp bize atalık tohum ekmeye devam etmedi.

Belki de İktisada giriş” dersine dönmemiz gerekiyor topyekün.

Önce iktisattan başlayalım mesela “kıt kaynaklarla sonsuz arzuların giderilmesi” belli ki zor mesele. Her nasılsa yemeye doymuyoruz hatta aldıklarımızın % 30’unu çöpe atıyoruz umursamadan. İsteklerimiz sonsuz tarlalar, tohumlar, traktörler yetersiz.  Karbon ayak izi,  susuzluk, iklim değişikliği hepsi tarımın baş belası, üretmek artık daha zor.

İthalat ihracata bakalım; “ülkelerin karşılıklı anlaşmalarla birbirine mal alıp satması, belirli teşvik edici sözleşmeler, imtiyazlar, bölgesel anlaşmalar, dahil de işleme rejimi gibi birçok farklı başlık” konunun teknik detayları.

Yani üretmek var gücünle üretmekle olmuyor tarım dediğin.  Sadece iç pazarda değil dış pazarda da “alacaksın vereceksin ekonomiye can vereceksin” bu iş öyle körler sağırlar birbirini ağırlamakla ektiğimizi biçmek, sonra da keyifle yemekle olmuyor.

Ha diyeceksiniz ki kapılar kapanırsa yemeye ekmeğimiz olsun. O mesele stratejik bir mesele;  onun yönetimi sadece tarım politikalarıyla değil güçlü devlet stratejisiyle gerçekleştirilebilir. Merak etmeyin para varsa ekmek var, gördüğünüz üzere covid bile olsa Türkiye’nin ihracatı yükseldi. Hala parası olanlar istediklerini ithal edebiliyorlar.

Yani neymiş güçlüysen kapılar kapanmaz, gerekirse uzaya bile tarımsal ürün ithal- ihracatı yapılabilir.

Meselenin özü evde yaptığımız yemeği biz yersek para kazanamayız gidip pazarda satarsak ev bütçesine katkıda bulunuruz.  Türkiye için örneklersek fasulyeyi biz üretmek zorunda değiliz, (istersek üretebiliriz) istersek dışarıdan satın alabiliriz. Bu bizim tarımımızın kötü olduğu anlamına gelmez.

Kötü olan nedir?

Satın alma gücün düşükse

Tarımsal ithalatın tarımsal ihracattan yüksekse

Dünyada hatırı sayılır para kazanan bir Türk gıda markan yoksa

Tarım teknolojilerinde geriysen

Tarımda hala insan gücüyle çalışıyorsan

Tarım ürünlerinin verimliliği düşükse

İklim değişikliğine karşı hazırlanmış bir tarım stratejin yoksa

Katma değerli ürünler yerine memleketin dört bir tarafında atalık buğday ekip, olmayan suyu boşa harcıyorsan.

Teknolojiyi tarıma düşman gibi gösteriliyorsa

Konvansiyonel tarım suçlu gibi gösteriliyorsa

Çiftçi ektiğini değerinde satamıyorsa

Tarımsal desteklerin doğru planlanmamışsa

Tarım ürünlerinde fiyatı düşürmek için ithalat vergi oranları düşürülüyorsa

Tarımsal ürünlerin fiyatını başka ülkeler belirliyorsa

Başka ülkelerin vergi indirimlerini fiyata yansıyorsa.

Sadede gelelim mi?

Basit tarım ekonomisi tartışmalarını bir tarafa bırakalım. Gerçeklerle konuşalım.

Tarımsal ihracatta ilk  5, ABD, Hollanda, Almanya, Brezilya, Fransa, Çin. Kanada

Tarımsal ithalatta ilk 5, Çin, ABD, Almanya, Japonya, Hollanda, İngiltere, Fransa

Dünya tarımsal üretimde Hindistan, Endonezya, Nijerya, Brezilya, Çin, Rusya, Japonya, Meksika, Tayland gibi ülkeler öncü. Görmüş olduğunuz gibi Türkiye ortalarda yok. Merak edenler için ithalat ihracat neredeyse başa baş ilk 20’de bile yok.

Demem o ki; tarımda güçlü bir ülke olmak istiyorsan illa hammaddeyi kendin üretmen gerekmiyor. Dışarıdan ithal edip katma değerli ürünler üretip pekala iyi fiyattan satabilirsin.

Kapılar kapandığında da eğer paran varsa istediğin her ülkeden istediğin kadar tarım ürünü alabilirsin.

İç piyasada fiyatı baskılamak için vergileri düşürmek, ithalatın önünü açmak ancak palyatif çözüm olabilir.

Sözün özü mercimeği, buğdayı illa biz üretmek zorunda değiliz.

Tarımda güçlü olmak için ekonomide güçlü olmak gerekir.

Gayri safi milli hasılası yüksek bir ülke olursan istediğin tarımsal ürünü istediğin yerden alır halkı sağlıklı besleyebilirsin.

Onun için mesele tarımda ithalatçı olmak değil mesele güçlü ekonomiye sahip olup markalar yaratmak.

Benzer İçerikler

“Ben bu cihana sığmazam…”

Anadolu’nun Tat Belleğinden Geleceğe.. Tahıl Hafızası

Emeksiz Yemek Olur mu?

Ateşin Çocukları: Ormancılar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir